Bir eğlence aracı değildir. Ya da şöyle diyelim; salt bir eğlence aracı değildir. Çoğunluğun, var olan tüket - tüket düzenin etkisiyle pek çok unsur gibi sinemaya da ne yazık ki tüketilecek ve geçilecek bir eğlence metası gözüyle baktığı bir sır değil. Bunu kimi bakımlardan çoğunluğun müziğe bakışına da uyarlayabiliriz. Müziğe de salt bir eğlence aracı muamelesi yapmak, müziğin kendisine büyük bir haksızlıktır. Evet patlamış mısırınızı ve içeceğinizi alıp, konforla izlediğiniz, anlamak için beynin hiçbir efor sarf etmesinin gerekmediği, sanatsal hiçbir değeri olmayan gişe hedefli filmler eğlencenin bir parçasıdır. Gerçek şu ki sinema bu ‘popcorn’ filmlerden ibaret olsaydı, sinema diye bir sanat hiç olmazdı.

Gerçek sinema, sanattır. Ama aynı zamanda güçlü bir araçtır. Ve bu aracı kullanmayı bilen, kendi amacı doğrultusunda kitleleri pekâlâ şekillendirebilir; şekillendiregelmiştir de.

Politik bir sonuç elde etmek adına kitle algısını yönlendirmek örneğin; bu aracı, en tehlikeli ‘toplu bir zihinsel silah’ haline getirmiştir; getirebilmiştir. Bunun için çok uzağa bakmaya gerek yok. Nazi dönemi Almanya’sına bakmak bile tek başına yeterli olabilir.

İşin diğer tarafında; politik açmazların aktarılması, politik hilelerin, skandalların toplumun gözü önüne serilmesi bakımından da iyi bir araç olmuştur sinema. Burada hemen ‘Watergate’ gibi skandallar akla gelebilir.

Sinema yalnızca politik algıları şekillendirmenin aracı değildir. Genel geçer güzellik algısının dayatılmasının bir aracıdır aynı zamanda. Moda akımlarının oluşturulması, alıcı bulmasını sağlamasının da aracı olduğundan bahsedilebilir.

Kültür kodları meselesine geldiğimizde; her ülkenin evrensel ölçekte güçlü ya da zayıf kendine ait bir sineması olduğunu düşünürsek, o sinemada kendi kültür kodlarını işlemeleri gayet doğaldır. Ta ki bir yerelliğin içine hapsolana değin. Kapalı ve baskıcı rejimlerin hüküm sürdüğü toplumlar, belirli ve sınırlı formüllerle kültürel yaşamın, sanatın devamlılığını sağlayabilir önermesinden yola çıktığımızda, sonuçların, yaratımların da alabildiğine özgür ve özgün yaratıcılık içeriyor olamayacağı önermesi karşımıza ister istemez çıkacaktır.

Ülkeler, korunması gereken kültür unsurlarının görsel bir devamlılığını sinema aracılığı ile sağlarken ve böylece görsel bir arşiv oluştururken, bir yandan da köhnemiş gelenekleriyle de yüzleşmek, cinsiyetçiliği ortadan kaldırmak adına sinemayı kullanmalıdır. Burada diğer kitle iletişim araçlarının da etkisi yadsınamaz kuşkusuz.

Sinema, her ülkede sanayileşmiş değildir. Burada o ülkelerin sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel değişkenleri belirleyici unsurdur. En önce sanayileşen ve güçlü hale gelen sinema dediğimizde aklımıza ilk ‘Hollywood’ gelir. Ve baskın bir kültür emperyalizmi, küresel ölçüde ‘Amerikan Kültürü’ ve bakış açısı pazarlamak kalıbı da beraberinde gelecektir ister istemez. Bu kitle iletişim aracını en etkili kullanan kültür, aslında karma bir kültür olan Amerikan kültürüdür. Transfer ettiği kültür aracılığı ile en gelenekçi uzak doğu ülkelerini bile kendisi gibi giyinmeye, gündelik hayat dinamikleri açısından kendisi gibi düşünmeye, insan ilişkilerine kendisi gibi yaklaşmaya, kendisi gibi davranmaya yöneltmeyi başarabilmiştir. Bu kültür pazarlayan açısından bir başarı olmakla birlikte, maruz kalan ve o kültürü içselleştiren ülkeler açısından bir kayıp, bir tuzak, bir başarısızlık olarak kabul edilebilir.

Peki biz ne yapalım? Kendi yerleşik kültür kodlarımızla sınırlı düşünmek, o alana hapsolmak bu etkileşimin olumsuz sonucunun çözümü olmayacaktır. Biz bir kitle iletişim aracı olan sinema karşısında, bilinçli birer izleyici olmalı ve kendi süzgecimizden geçirerek çıkarsamalarda bulunmalıyız. Neyi içselleştirdiğimizin, neyle özdeşleşme kurduğumuzun bilincinde olalım yeter.

Kültür emperyalizmine karşı koyalım derken geliştirdiğimiz panzehir, sonuna kadar yerelleşme ve sonuna kadar içine kapalı, küresel gelişmelere kapalı toplumlar, bireyler yaratmak olmamalı. Hamasi, şovenist bir tuzağa düşmek hiç olmamalı.

Kendi ülkemiz açısından değerlendirdiğimizde, ‘Türk Sineması’nın özellikle son yıllarda gişenin büyük kısmına hakimiyet kurduğundan bahsedilebilir. Tabii pasta payının içerisinde dünyada daha önce denenmiş, başarıya ulaşmış formülleri uygulayan ‘romantik komedi’ler ya da ucuz komedileri de hesaba kattığımızda bunun ne kadar özgün, ne kadar yenilikçi, ne kadar önermeler getiren üretimler olduğu tartışmaya sonuna kadar açıktır. Dünyada ‘Auteur Sinema’ ve ‘Auteur Yönetmen’ tavrının ülkemizdeki mensuplarının ürettiği işler çoğunlukla kitleler tarafından ‘sıkıcı sanat filmleri’ muamelesi görmekten, dar çevrelerde izlenip, analiz edilmekten kurtulamıyor. Uluslararası camiada kabul ve saygı görmüş olsalar, büyük film festivallerinde ödül alsalar bile.

Bu işin bir başka ayağı olan televizyon dizileri meselesine geldiğimizde, yine yerel yapımların ağır bastığını çok rahat görebiliyoruz. Değişik kültür yapısına sahip pek çok ülkeye güçlü bir ihraç malzemesi haline geldiği de sık sık ekonomi haberlerine konu olmakta. Burada da karşımıza yerelliğe hapsolma gizli tuzağı çıkıyor ki bu yerel yapımlar içerisinde son yıllarda dönem dizileri de ağır basmakta. Fakat kimi yapımlarda farklı bir tarih oluşturma kaygısı da gözden kaçmıyor. Burada izleyicinin en son yapması gereken şey; tarihi dizi ve romanlardan öğrenmeye kalkmasıdır. Çünkü politik ya da farklı bir araç olarak kullanılan bu üretim, bir manipülasyon aracı olma vazifesini ancak edilgen bir izleyici karşısında hayata geçirebilir. İzleyicide daima bir zihinsel süzgeç ama güncellenen, gerçek bilgiyle güçlendirilen bir süzgeç aktif olmalıdır. Akılcı bir yaklaşım, kendi tavrımızı oluşturmamız için olmazsa olmazdır. Bu yaşamın geneli için de uygulanacak temel bir yol haritası olarak görülebilir.

Bir oyuncu, dahası oyuncu adayı açısından ele aldığımızda salt yerellik, yerel bir küme içine hapsolma, yalnızca sınırlı, benzer kanallardan çıkan yerel üretimlerin alıcısı olmak ise olduğu yerde bir halka çizmeyi tekrarlamak, zamanla kaçınılmaz olarak evrensel kültürel kısırlaşmayı getirir. Bu da evrensel beden dilini, evrensel kültür üretimini, evrensel zenginliği görmeksizin, düşünce dinamiklerinizin bir parçası yapmaksızın, dar bir kalıba sıkışmaktan, sınırlı kodları tekrarlamaktan başka bir anlam taşımaz.

Oyuncu ya da oyuncu adayının kapalı kültüre, sonuna kadar yerelliğe ya da kendisini körleştirecek yüksek dozda yerelliğe kaptırmak, sabit fikre saplanmak gibi bir lüksü yoktur.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.