Belediye başkanıyken Erdoğan’ı soruşturan isimden flaş açıklamalar…  Erdoğan yargılanmalı!

Kapatılan YARSAV’ın kurucu başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu Türkiye gündemini Toplumsal’a değerlendirdi.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Man Adası belgeleriyle Erdoğan ailesinin vergi kaçakçalığı faaliyetlerini ortaya dökmesine karşılık AKP’den CHP’li belediyelere operasyon hamlesi geldi.

Peki CHP’li belediyelere operasyon için düğmeye basan AKP ne kadar temiz?

En tepeden anlatalım;

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde hakkında ihaleye fesat karıştırma, ak-bil yolsuzluğu gibi suçlamalarla soruşturuluyordu. İşlendiği iddia edilen suçların çıkar amaçlı örgüt çerçevesinde işlendiği yolunda dönemin Devlet Güvenlik Mahkemeleri soruşturma başlatmıştı. Büyükşehir belediye başkanlarının işlediği suçlar ise Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturuluyordu. Soruşturmayı yürüten savcılardan biri de Ömer Faruk Eminağaoğlu’ydu…

BAYILAN HAKİM YARGITAY BAŞKANI OLDU

Erdoğan’ın dosyaları milletvekili seçildiği için davadan ayrıldı. Sanıkların hepsi beraat etti. O davada deyim yerindeyse Erdoğan’ın yırtmasını sağlayan herkes bürokraside önemli yerlere geldi. Davanın karar durulmasında bayılan hakimi İsmail Rüştü Cirit Yargıtay Başkanı, dönemin İçişleri Bakanlığı Müfettişi Hüseyin Avni Coş vali ve daha birçok isim.

EMİNAĞAOĞLU HEDEF TAHTASI

AKP’li yıllarda en fazla soruşturulan hukukçulardan biri oldu. AKP Ergenekon’un ‘Yargı sorumlusu’ denilerek hakkında soruşturma başlatıldı. Meclis’te AKP’li vekillerin fiziki saldırısına uğradı. Kurucu başkanlığını yaptığı YARSAV KHK ile kapatıldı.

Erdoğan’ı aklayanlar bürokraside ışık hızıyla yükselirken o hukuk mücadelesine devam etti.

Biz de hem dünü hatırlatmak hem de son yaşananları hukukçu gözünden okuyucularımıza aktarmak adına Eminağaoğlu’nu Ankara Tunalı Hilmi’de bulunan bürosunda ziyaret ettik.

Gündeme ilişkin sorularımızı yanıtlayan Eminağaoğlu CHP’li belediyelere yapılan operasyondan Man Adası belgelerine, Sarraf davasından YARSAV’ın kapatılmasına kadar bir dizi değerlendirmede bulundu…

Gündemle başlayalım bugünlerde belediyeler hedefte... Bir hukukçu gözüyle belediyelere yapılan operasyonları nasıl değerlendiriyorsunuz?

CHP’li belediyelere yönelik operasyonları kastediyorsunuz. Evet, yerel yönetimler Anayasal güvence altında. Ancak Anayasa’da adli bir soruşturma halinde İçişleri Bakanlığı’nın görevden uzaklaştırma tedbirine başvuracağı düzenlenmiş durumda. Siyasi iktidar ana muhalefet partisi tarafından yaptığı hukuki aykırılıklar ortaya dökülünce iktidar gücünü bir baskı unsuru olarak kullanıp Anayasa’daki yetkisini kötüye kullanarak yerel yönetimler üzerinde merkezi bir vesayet yetkisi kullanıp görevden alma işlemi gerçekleştirmiştir. Yapılan iktidar yetkisini, iktidar gücünü yerel yönetimler üzerinde vesayete yönelik yerinden yönetim ilkesine aykırı bir şekilde kullanmaktan ibarettir.

Şimdi siyasi iktidar kendisine yönelen oklara kadar böyle bir işleme girişmemişken, artan ağır eleştirilerden sonra ve kendi hukuka aykırılıkları ortaya çıktıktan sonra bu işlemleri yapması zaten kendi aykırılıkları bir başka şekilde ifadesidir.

-Örneğin Melih Gökçek’e de aynı şeyi yaptılar… Sıra CHP’li belediyelere de gelecek demişlerdi ancak Man Adası belgelerinden sonra gerçekleştirdiler.

Özellikle iktidar partisi kendisine mensup belediye başkanlarını da görevden alma, daha doğrusu görevi bıraktırma yoluna gitti. Bu da hukuka aykırı idi, çünkü yerel yönetimler diğer kamu birimlerinden ve diğer kamu görevlilerinden farklı olarak Anayasal ve yasal güvencelere bağlıdır. Çünkü seçilme yeterliliğini kaybetseler bile ancak ve ancak Danıştay kararlarına göre görevlerine son verilebilirken, kendi partisine mensup belediye başkanını görevden ayrılmak zorunda bırakmıştır. Eğer o parti mensubu ile partisi arasında bir sorun varsa partiden ihraç edebilir, partiden istifa ettirebilir. Ancak o durumda o belediye başkanı partisiz kimliği ile görevine devam edeceği için onu da kabul etmeyip adeta belediyeleri kendi partisinin bir organı olarak görüp, parti devleti adımları anlamında o uygulamayı sürdürmüştür.

YASAYA AYKIRIYSA NEDEN SORUŞTURMA AÇILMADI?

Eğer o belediye başkanının göreve devamı yasaya aykırı ise neden soruşturmalar açılmamıştır. Yasaya aykırı değilse Anayasal ve yerel yönetimlere ilişkin, Anayasal ve yasal güvencelere göre Danıştay kararı olmadan görevine son verilemeyecek kişilerin görevi neden sona erdirilmiştir? Bu hukuk devleti olunmadığının bir parti devleti icraatının çok açık ifadesidir. Orada da kendi  mensubu belediye başkanları bile görevden ayrılma istekleri karşısında ayrılmama iradesini ortaya koyunca, Bakanlık işlem yapar gibi Bakanlık yetkileri sopa gibi kullanılmış. Eğer ortada soruşturulmalık bir konu var ise neden işlem yapılmamıştır. Bu da kendine yönelik belediye mensuplarının Bakanlık yetkilerini neyi nereye çekmek istiyorsa o doğrultuda kullanıldığını göstermekte. Yani iktidar olanakları hiçbir şekilde devletin çarkına hukuka Anayasa’ya göre değil, tamamen partinin bakış ve yol haritasına göre kullanılmakta.

AKP’li belediye başkanları soruşturmalar yerine Erdoğan’ın emriyle istifa ettirildi, bu isimlerin işlediği iddia edilen suçlar ne olacak? Gökçek hakkında oldukça fazla iddia var? Siz de suç duyurusunda bulunmuştunuz? Normalde olması gereken nedir?

Biz ve birçok demokratik kitle örgütü Melih Gökçek hakkında suç duyurusunda bulundu. Bu suç duyuruları ile ilgili olarak gerek Anıtkabir imar planı değişikliği vardı, gerek Hizb-ut Tahrir Terör örgütüne yardım ve yataklık konuları vardı, ayrıca belediye ile ilgili birçok konular vardı. Yasaya göre bu suç duyurularının belirli süre içerisinde sonuçlandırılması lazım. Yaptığımız suç duyuruları rafa kaldırıldı hiçbir işlem yapılmadı. Ülkenin diğer bölgelerinde belediye başkanları için suç duyuruları fırsat bilinirken, bilinerek görevlerinden alınırken, Melih Gökçek’in içi dolu bu dosyalar nedeniyle görevden alınmasını talep ederken ne yaptığımız suç duyuruları ne görevden alma taleplerimiz hiçbir şekilde işleme konulmadı ve hala bekletiliyor. Ama Melih Gökçek görevden ayrılma sürecini uzatınca, ona da Bakanlık yetkilileri bir anda seni görevden ayırmak zorunda bırakabiliriz gibi gösterildi. Ama bir yandan eğer böyle bir dosya varsa neden açılmaz, Melih Gökçek istifa edince söylediklerini yine kendileri unuttular. Çünkü iktidar asla ve asla hesap vermeyi, kendisi için hesap verme durumunu düşünmüyor. Ve bir hukuk devletinde asıl hesap sorulması gereken organlar, merciler, kamu görevlileri iktidar gücünü kullananlardır. Eğer bir devlet sistemi iktidardan hesap soramıyorsa zaten orada asla ve asla demokrasi ve hukuk devletinin varlığından söz edilemez. Türkiye bugün tarihinde yaşamadığı bir şekilde bu durumu yaşıyor. İktidar ne adli ne Meclis yasama, ne basın, ne kamuoyu ne de demokrasi yoluyla halk hiçbir yönden denetime tabi tutulamıyor. Yani sınırsız bir iktidar. Ve böyle bir iktidarda devlet tamamen bu gücü elinde bulunduran parti ile özdeşleşmiş. Yani bir parti devleti ortaya çıkmış. O zaman o parti neyi nasıl istiyorsa ona göre biçimleniyor.

Ana muhalefeti kendine göre biçimlendirmek istiyor, belediyeleri kendine göre biçimlendirmek istiyor. Hangi konuya nasıl bakıyorsa sadece kendine göre biçimlendirmek istiyor. Yaşadığımız bütün sorunların özü temeli burada toplanıyor.

ERDOĞAN’IN DOSYALARININ RAFLARDAN İNMESİ LAZIM

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde Erdoğan’ı soruşturan savcısınız… Mesele tam olarak neydi onu bir hatırlatalım mı?

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğunda Erdoğan, belediyeye bağlı BİT dediğimiz Belediye İktisadi Teşekküleri, belediye şirketleri üzerinden yapılan ihaleler ve kamuoyuna akbil ve diğer ihaleye fesat karıştırma gibi başlıklarla yansıyan o konularla birçok soruşturma açıldı. Ayrıca bu suçların bir çıkar amaçlı örgüt çerçevesinde işlendiği yolunda da o zamanki İstanbul DGM soruşturma açmıştı. DGM Başsavcılığı, Büyükşehir belediye başkanlarının o zaman suçlarını Yargıtay Başsavcılığı soruşturuyordu. Bende Yargıtay savcısı olarak o suçlama yargılamasına bakıyordum. Ve Erdoğan hakkında bu konuda belediye başkanlığı dönemine yönelik olarak yaptığımız yürüttüğümüz soruşturmalar vardı. Bu soruşturmalar devam ederken, DGM başsavcılığındaki soruşturmalar bir taraftan sürerken, bizdeki soruşturmaların bir kısmı o dönemde Rahşan Affı diye nitelendirilen yasa kapsamında kaldı. Diğer soruşturmalar ise daha sonra Erdoğan Milletvekili seçilince dokunulmazlık nedeniyle dokunulmazlık sürecini bekledi. Bugün Erdoğan Cumhurbaşkanı olduğu için 2014 yılında, o dosyaların yeniden açılması lazım. Ama adli merciler hiçbir şekilde o dosyaları açma yoluna gitmiyor. Cumhurbaşkanı milletvekili dokunulmazlığına sahip değil.

1994-1999 arasını kapsayan soruşturmaların bugün tekrar açılması gerekiyor. O süre soruşturulması milletvekili dokunulmazlığı nedeniyle soruşturmaya engeldi. Milletvekili dokunulmazlığı 2003-2014 yılları arasında başladı. O dönem arasında hiçbir şekilde dosyaya dokunulmazlığı kaldırılmadığı için el sürülemedi, ama 2014’de artık dokunulmazlık bittiği için, sorumsuzlukta 2014 ve sonrasını kapsadığı için o dosyaların inmesi lazım.

‘İSHAL’ DİYE DURUŞMAYA GELMEDİ

Bugün malvarlıkları tekrar gündemde, Büyükşehir Belediye başkanları, belediye başkanları seçimle göreve gelen kişiler göreve başladıklarında göreve başladıklarında mal beyanı veriyor. Öte yandan parti başkanları da mal beyanı veriyor. Adalet ve Kalkınma Partisi 2001 yılında kurulduğunda partinin bütün evrakı Yargıtay’da partiler sicil bürosu olduğu için ben büronun da sorumlusu idim. Sicil bürosuna gelmişti. Erdoğan’ın hem kamuoyunda da yer alan bilgilerden de hareketle hem büyükşehir belediye başkanı olarak vermiş olduğu mal bildirimini, hem de parti genel başkanı olarak vermiş olduğu mal bildirimini inceledim. İncelediğimde iki mal bildirimi arasında ortaya çıkan farklılık nedeniyle bunun bir adli soruşturmaya konu edinme zorunluluğundan hareketle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına oluşturduğum dosyayı ilettim. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı da bilirkişi raporu ile Erdoğan hakkında haksız yere mal edinmekten kamu davası açtı. Ancak açılan o dava sırasında Erdoğan duruşmaya “İshal”  mazereti nedeniyle gidemeyeceğine ilişkin rapor alarak duruşmaya gidemediğini hatırlıyorum. O yargılama sürecinde de yeni bir bilirkişi raporu alarak haksız mal edinme yoktur şeklinde bir bilirkişi raporu. Dava açılmadan önce vardır, dava açıldıktan sonra yoktur şeklinde iki çelişkili rapor varsa normalde mahkemenin bu çelişkiyi gidermesi için üçüncü bir rapor alarak, her iki rapordaki durumları karşılaştırıp değerlendirecek rapora göre hüküm vermesi gerekirken mahkeme Erdoğan’ın beraatine karar verdi. O karar dava açan savcılarca da temyiz edilmedi, Ankara başsavcılığınca da temyiz edilmedi… Şu yazıda o dava sürecinde yer alan (oda tv ishal haberi) kimlerin nasıl yükseldiği tek tek yer alıyor. O dönemin Ankara Başsavcısı bilahare Adalet Bakanı bile oldu. Kararı temyiz etmeyen kişi. Bugünde Cumhurbaşkanı genel sekreteri. Tabi bunlar ister istemez üzerinde soru işareti barındırıyor. Bu dosyalar neden gerçek anlamda adil bir yargılamaya tabii tutulmadı. Eğer kişi kuşkusuz haksız ithamlara maruz kalmamalı ancak ortada soruşturma ve yargılanmayı gerektirecek bir dosya varsa da yargıdan kaçınılmamalı. Bu dosya bu soru işaretleri ile arşive kaldırıldı.

VERGİ KAÇAKÇILIĞINDAN YARGILANMALILAR

Biraz geriye gidersek, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Erdoğan’ın akrabalarının vergi kaçırdığı belgeleri duyurdu. AKP’den savcılığa teslim et yanıtı geldi. Hukuken açıklanan belgelerin karşılığı nedir?

Eğer Man Adaları belgeleriyle ilgili olarak, kamu görevlilerinin bu ilişkilerde bir hukuka aykırı biçimde etkisi varsa o kamu görevlileri için görevi kötüye kullanma ve suçun niteliğine göre diğer görev suçları söz konusu edilebilir. Siyasi kimliklerin bu kamu görevlilerinin eylemine iştiraki varsa, iştirak hükümleri de söz konusu olabilir. Öte yandan burada 213 sayılı vergi usul yasası var, 213 sayısı vergi usul yasasında düzenlenen vergi kaçakçılığı suçu var. Burada vergi bu Man Adasıyla ilgili gelirlerin vergilendirilmediğini, bununda hukuksuz bir biçimde vergilendirilmediğini görüyoruz. Burada vergi kaçakçılığı suçu gündeme gelmekte. Bu yönüyle konunun incelenmesi lazım. Öte yandan iki ayrı soru da gündeme geliyor. Özellikle 2008 yılından bu tarafa, vergi kaçakçılığı suçunun neredeyse eylemlerin yüzde doksanı vergi kaçakçılığı kapsamından çıkarıldı. Neden? Daha önce vergi kaçakçılığı suçu yasada her boyutuyla düzenlenirken bugün suçun ve eylemlerin çok büyük bir bölümü suç olmaktan çıkarıldı. Bu yapılan eylemlerin bir kısmı o kapsamda kalıyor…  Hepsi değil.

NEDEN GEÇİRMEDİLER?

İkincisi bu Man Adasıyla ilgili vergilendirme konusunda bir anlaşma var Bu anlaşmanın 8 yıla yakın meclisten geçirilmediğini görüyoruz. Bu ilişkilerinde Meclis’ten geçirilmediği bu döneme denk geldiğini görüyoruz. O zaman bu anlaşma neden Meclis’ten geçirilmedi sorusu gündeme geliyor.

Bir üçüncüsü böyle bir araştırma önergesi AKP’nin kendi oyları ile Meclis’te reddedildi. Ortada bir mevzuat açığı, Meclis araştırması soruşturması demek sadece adli boyutla ilgili değil bir mevzuat açığı bir sistem açığı varsa gerek siyasi gerek mevzuat boyutuyla ne yapılması gerektiğine dair araştırmadır. AKP bu araştırmayı dahi yapmayı uygun bulmamış hiçbir şekilde kendine herhangi bir taraftan olayın gelip dayanmaması için verilen önergeyi daha peşin peşin reddetme yoluna gitmiştir. Normalde bir hukuk devletinde bir demokratik devlette bu gibi ithamlar iddialar karşısında iktidarın hesap verme adına her şeyi açık hareket ettiğini görmekte iken. Bizde iktidar her şeyi kapatmakta aksine kendisi suçlama yoluna gitmekte, kendisi hesap vermeme yoluna gitmekte ve siyasi sorumluluk adına hiçbir adım atmamakta.

Yargı ile ilgili konularda hep şunu görüyoruz, iktidarla ilgili iktidara dayanan konular etkin soruşturmaya tabi tutulmuyor. Her ne olursa olsun bir şekilde konu gelip ya adil yargılanma koşulları kuralları oluşturulmuyor ya da iktidarla ilgili aleyhe bir durum ortaya çıkacaksa muhakkak bir yerde bir mevzuat değişikliği karşımıza çıkıyor. O mevzuat değişikliği ile iktidar yine kendi dosyasının içini kendi boşaltıyor ve kendi yoluna devam ediyor. AKP iktidarı süresince AKP’nin yargı yoluyla asla ve asla denetime tabi tutulamadığını ve tutulmadığını görüyoruz. Kapatma davasından, Erdoğan’ın hakkındaki davalardan, 17-25 Aralık sürecindeki yolsuzluk soruşturmalarında dâhil olmak üzere o konular dahi yargı denetimine tabi tutulamamış ise onlardan hareket ettiğimizde burada da Man Adaları belgelerinde de yargı üzerinden etkin bir sonuç ortaya çıkmayacağını söyleyebiliriz. Ancak bu gelecekte yeni deliller ile tekrar bu konuların soruşturulamayacağı anlamına gelmemektedir. Bu da yargı bir egemenlik yetkisidir. İktidardan bağımsız olarak kullanılan bir yetkidir. Yargının ne duruma getirildiğini az önce bahsettik Parti devleti, yargının bile partinin kontrolü altına geçtiğinin etkisiz kaldığının bir işaretidir. Ama AKP bugün bir baskı oluşturma anlamında karşısına çıkabilecek her şeyi FETÖ etiketi ile etkisiz kılarak yaptırımlara tabi tutuyor. FETÖ her şeyi kendi edindiği kadrolarla o gücü elde ederek yoluna devam ediyordu. İslam Cumhuriyeti kurmayı hedefliyordu. AKP’ye baktığımızda FETÖ’nün kendi kadrosuyla yaptığı ve aldığı sonuçları AKP’nin iktidar gücüyle iş, işlem, düzenleme ve yasalarla aynı sonuçlar aldığını görüyoruz. Burada da iktidarda olduğu sürece kendine dokunabilecek herhalgi bir durumda mutlaka ve mutlaka bir iktidar ve yasama işlemi ile hesap vermeyeceğini hep gördük yine göreceğiz. Onun için AKP’nin denetimi ancak AKP’nin iktidardan gittikten sonra olabilecek. İktidarda olduğu sürece kendini denetletmeyecek. Bunu hep iktidara karşı bir eylem olarak nitelendiren bir iktidar ile karşı karşıyayız.

Üç ayrı erkin Yargı yasama ve yürütmenin en çok iç içe geçtiği dönemler bunlar en çok ne zaman tek elde toplanıyor veya birbirine yaklaşıyor en çok olağanüstü dönemlerinde, baskı dönemlerinde, darbe dönemlerinde. Bu en çok 12 Eylül’de karşımıza çıkıyor. Ama 12 Eylül’ü en ağır ve acı şekilde yaşayanlar bile o geçmişteki olayları gözünden geçirdiğinde bugünkü tablo onun yanında çok çok ağır bir tablo. Yani tamam 12 Eylül’de de iktidarı asla denetlemeyen bir yargı vardı, tamamen iktidar için çalışan bir meclis vardı ki danışma meclisiydi sadece. İşlem yapan değil danışılan ve isteniyorsa onu yapan bir meclisti. Ama yine de bir Anayasa’da dimdik duran yüzde 10 çok farklı sonuçlar ve kamuoyu hareketi ir toplumsal duyarlılık bilinç yaratmıştı… 12 Eylül 2,3 yıl sonra ciddi anlamda toplumsal tepkilerle karşı karşıya kalmıştı. Bugün 15 yıldır süren AKP iktidarı 15 yılda 12 Eylül’deki tepkinin yarısı dahi yok. Bu teslimiyettir. Her şeye karşı muhalefet yapabilirsiniz, her şeye karşı toplumsal muhalefet geliştirebilirsiniz. Ancak din sömürüsü başka bir şey. Dinsel kurallar inanç alanının dışına çıkarıldığında sosyalleştirildiğinde sosyal alanı yönettiğinde oradan siyasal alana adım attığında onun karşısında hiçbir siyasal parti etkin bir atamaz, attığında kendi kaybediyor. O zaman o da geri durmak ve temkinli süreci izlemek gibi bir pozisyonda olmak zorunda kalıyor.

Bugün bakın laiklikle ilgili belli konularda partiler etkin bir tavır alma yoluna gidiyor. Ama onun dışında din sömürüsüyle ilgili konularda Meclis’teki dört parti olsun, Meclis dışındaki partiler olsun her konuda etkin olarak ortaya çıkıyorlar mı? Şu en son müftü nikahını düşünelim, hangi parti ne kadar tepki koyabildi? Orta öğretim ile ilgili müfredat konusunda neler çıkarıldı neler girdi? Bazı partiler laik çağdaş bildiğimiz partiler, ağzını bile açmadı. Topluma etkin bir söylem ve yol haritası bile ortaya koymadı. Böyle olunca bu taraf duyarlılığını gösteremeyip geri durunca diğer taraf sürekli alan genişletiyor. Bu da İslam’ın kuşatmacılığı başka, yani demokrasi içerisinde hareket etmediği için ancak mücadeleyi demokrasi ve hukukla yapabilirsiniz ama diğer taraf hukuk ve demokrasi tanımıyor ki.

YARSAV’ın kurucu genel başkanısınız Ergenekon soruşturmasına tabi tutuldunuz, sizden sonra YARSAV FETÖ gerekçesiyle KHK ile kapatıldı. Bu sürece nasıl gelindi özetler misiniz?

Ben AKP iktidara geldiğinde görevdeki Yargıç ve Savcılar olarak şu değerlendirmeyi yapmıştık. AKP dersini şöyle iyi çalışmıştı, kendince iyi çalışmıştı. Toplumsal tepkilere hedef olmamak için her şeyi demokrasi söylemiyle hukuk söylemi adı altında yapmakta ancak tamamen hukuk ve demokrasi ile çatışan işlemleri gerçekleştirmekte. Bunların çoğunu da Yargı üzerinden kendine bağlı kıldığı veya bağımsız hareket etmemelerini sağladığı yargı üzerinden yapmakta idi. Bunu engellemenin yolu bütün olağanüstü dönemlerde Yargı baskıcı dönemlerin güdümüne girdiği dönemleri hatırlarsak yargı bağımsızlığını etkin kılmaktı. Konuyu incelediğimizde bütün siyasi partiler yargı bağımsız olsun diyor, niye yargı bağımsız olmuyor? Bu dünyada da Avrupa’da da yargı örgütlenerek bağımsızlığını almış. Örgütlenerek elde ettiği kazanımları bir daha kaybetmemiş. Bütün siyasi partiler düzenlemelerinde bunu gözetmek zorunda kalmış. Bu hukukun da demokrasinin de bir kazanımı olmuş. Türkiye de bütün kurumlar kamu görevlileri sivil görevliler örgütlenmiş ama Yargıda örgütlenme konusu asla ve asla söz konusu olmamış. Yargıda örgütlenme adını atarsak siyasi iktidarın yargı üzerinden hukuka ve yargı bağımsızlığına karşı yapacağı işlemleri engelleyebileceğimizi hem de yargının yargıya bırakılacağını yağının hukukun üstünlüğü için çalışacağını, yargıç ve savcıların haklarının bu şekilde korunacağını ve gerçekten halka ve vatandaşlara güvence olacak bir yargının ortaya çıkacağı inancıyla biz de Türkiye de Yargıda örgütlenme adımını attık.

Yargıda örgütlenme 2006 yılında başlattığımızda Avrupa 47 konsey ülkesinden sadece Arnavutluk’ta Yargıda örgütlenme yok idi. Rusya’da hükümete yakın yargı örgütü kurulduğu için Avrupa onu benimsememiş idi. Türkiye’de de AKP Adalet Bakanlığı’na bağlı yargıda örgütlenme yasa tasarısı hazırlamıştı. Eğer o örgütü kurabilseydi yargıç ve savcılar Adalet Bakanlığı’nda olan diğer görevlerden farklı olmayacak iyice Adalet Bakanlığı’na bağlı hale geleceklerdi. AKP o adımı atmadan önce biz sivil olarak YARSAV’ı kurduk. YARSAV’ı kurduğumuzda ilk yaptığımız işlemler Yargıç ve Savcı alımlarına yönelik bütün sınavları mevzuatı gözden geçirmek ve dava açmak oldu. Öte yandan Adalet Bakanlığı’nın yaptığı bütün işlemler hem yargıya taşımak hem de uluslararası mecraya taşımak oldu. Bu da siyasi iktidarla olan kavgamızı bu şekilde başlattı. Bu kavga bir hukuk kavgasıydı. Bu kavga demokrasi ve yargı bağımsızlığı hukuk devleti olmadan olamaz, bir demokrasi kavgasıydı. Bunları daha da geliştirebilmek adına kendimizi Avrupa Yargıçlar Birliği, Dünya Yargıçlar Birliği’ne üye olabilirsek daha etkin olabileceğimiz düşüncesinden hareketle, Türkiye’de yaşanan sorunları oraya da taşıdık. Oraya da başvuru yaptık. Biz oralarda adım attıkça birden kendimizi burada Ergenekon süreci içerisinde bulduk. Çünkü iktidar burada son sürat her şeyi yargı üzerinden yapıyordu. Her şeyi yargı üzerinden yaptıkça toplumun hiçbir kesimi iktidardan hesap sormadan o süreci bir yargı süreci gibi bekleyip seyretme yoluna gidiyordu. Oysa yapılanın yargı ile hukukla hiçbir biçimde ilgisi yoktu. Bunu biz biliyorduk ama bunu topluma anlatmanın yolu YARSAV’ın kamuoyunda kendini ifade etmesinden geçiyordu. Bu anlamda belli basın organlarıyla kendimizi ifade etmenin yoluna gidiyorduk ancak o süreçte bizim uğradığımız baskıları o basın organları da aynı şekilde o baskılarla muhatap oluyordu. Aynı şekilde örgüt içerisinde yönetimde yer alan arkadaşlarımız her türlü soruşturmalara, kamuoyu önünde saldırılara da muhatap oluyordu. Sonuçta YARSAV siyasi iktidarın o çıkarmak istediği yasa tasarısını çıkartamamasını sağladı ve AKP yasayla bir yargı örgütü kuramadı. Ancak YARSAV’ın kapatılması için savcılara başvuru yaptı, idare mahkemelerine başvuru yaptı. Onlardan da sonuç alamadı. Yargı ve yasama yoluyla YARSAV’ı kapatmayı başaramayınca o süreçte benim hakkımda davalar soruşturmalar açma yoluna gitti. O dava ve soruşturmalara tabii olarak hepimiz birbirimize sahiplenip kenetlenerek YARSAV ile yolumuza devam edince çok kısa bir sürede de Dünya Yargıçlar Birliği’ne üye olup onlarda YARSAV’ın yanında yer alınca bu sefer beklenmedik bir şekilde 2009 YARSAV Genel Kurulu’nda 2. Genel Kurulda ben yönetim dışında kaldım. Böyle bir genel kurul sonucu ortaya çıktı. Sonrasında gelen HSYK olabildiğinde yine 2010 Anayasa değişikliğinde tamamen cemaatin kontrolünde bir HSYK ortaya çıkmıştı. O HSYK özellikle YARSAV mensuplarını Türkiye’nin dört bir yanına dağıttı. Ki ben de 10 yıldır Yargıtay’da görevliydim. Hakkımda herhangi bir işlem yokken İstanbul’a sürüldüm. Birçok arkadaşımız bu şekilde Türkiye’nin dört bir tarafına o cemaatçi HSYK tarafından sürülerek etkisiz hale getirildi. Burada YARSAV’ın mücadele gücünün kırılması amaçlanmıştı. Daha sonraki süreçte hep YARSAV’a yönelik bu baskılar devam etti. Ben o genel kurulda YARSAV’ın yönetimi dışında bırakılınca bu sefer yine Türkiye’de bütün alanlarda sendika kurulmuştu ama yargıç ve savcılar sendika kurmamıştı. Yasa’da da sendika kuramazlar diye 12 Eylül’den kalan o hüküm halen duruyor. Ona rağmen bu yolu da deneyelim en azından bazı prangaları kıralım bir mücadele içinde topluma bu adımların atılmasında o örnek adımları Yargıdan biz başlatalım diyerek Yargıçlar ve Savcılar Sendikasını kurduk 2011’de. Fakat gördük ki yargıdaki prangaları aşamamışız kurduğumuz o sendikayı yargı kapadı. Bunun üzerine o kapatma gerekçelerini bir daha gözden geçirip 2012’de Yargıçlar Sendikası’nı kurduk. O sendikaya da kapatma davası açıldı ancak o dava reddedildi. Yasa’da Yargıçlar ve Savcılar sendika kuramaz demesine rağmen. Avrupa ve Evrensel kurallardan hareketle kurduk. Bir yandan Yargıçlar Sendikası bir taraftan YARSAV her iki örgütte yargı bağımsızlığı temelinde faaliyetlerini devam ettirdi. İki örgütünde temel sloganı “Ne hükümet ne cemaat”ti. Tüm o süreçte bu yargı üzerinde hükümetinde cemaatinde her türlü faaliyetlerde bulunuldu. 17-25 Aralık 2013 sürecinde iktidar ortaya çıkan dosyaları soruşturmamak ve hesap vermemek için her yolu deniyordu. HSYK o günkü adıyla yasasında değişikliğe gitmede bunlardan bir tanesiydi.  Bakan’ın yetkilerini artırarak savcılardan dosyalarını alacak şekilde Bakan’a yetkiler getirmeyi amaçlıyordu. Ben de yanılmıyorsam 17-25 Aralık, 11 Ocak’ta Meclis Adalet Komisyonu’na bu getirilince konunun iktidarı denetletmemek ve yargı üzerinde yeni bir baskı yaratma amacını anlatmak için Sendika Başkanı olarak Meclis Adalet komisyonuna gitmiştim. Dilekçe vererek bu konuyu anlatmak istemiştim. Ancak karşımızda öyle bir güç vardı ki, masalara çıkıp havaya zıplayıp çeneme bir uçan tekme yedim. Yani iktidar partisi tekme tokat yasa çıkarmak için Meclis’te hazır beklediğini bütün kamuoyu gördü. Uzunca bir süre gündemi de meşgul etti. Orada da bir kez daha gördük ki iktidar kendinden bağımsız bir HSYK istemiyor iktidar kendinden bağımsız bir yargı istemiyor. İktidar kendi hakkını arayan bir yargı istemiyor, yargının kendi hakkını araması demek kendisi için değil, halk için vatandaşın hakkını araması idi. Ama bunu asla ve asla istemeyen bir iktidar ile karşı karşıya olduğumuzu gördük. Netice de o yasayı belli ölçüde çıkardı AKP ve 17-25 Aralık’ta süreçte Türkiye’de soruşturulamadı. Bugün herkes Amerika’da “neler oluyor”u uzaktan izliyor. Türkiye’de adli olaylar o süreçler başladığında etkin soruşturulsa bugün bu tabloda kuşkusuz kalınmazdı. Daha sonra yargıda örgütlenme de biz bu şekilde adım attığımızda sonuç aldığımızı gören iktidar 2014’de yeni HSYK seçimleri yapılacakken bu sefer ben kendi örgütümü kendim kurayım, yasayı çıkaramamıştı. Yasayı çıkaramayınca YARSAV üzerindeki baskılarını da artırınca bir kısım Yargıç ve Savcı YARSAV’dan istifa etti, Yargıda Birlik Platformu diyerek ve bugün 16 bin yargıç savcı olduğunu düşünürsek, bunun yarıdan fazlasının AKP döneminde mesleğe başladığını düşünürsek yaklaşık 5-6 bin kişi üyesi olan Yargıda Birlik Derneği’ni kurdu. Baktı ki ben yasayla dernek kuramıyorum, kuramayacağım, yasayla dernek kurulmaz. Baktı ki yargıda örgütlenme etkin bir şekilde yargıç ve savcılar ve kamuoyuna hitap edebiliyor. O zaman yargıyı elinde tutmanın yolu ben örgütleneyim diyerek Yargıda Birlik Derneği’ni kurdu. O Yargıda Birlik Derneği üzerinden bugünkü HSYK’yı oluşturdu. Yani yargıyı kendisi için örgütledi ve o örgüt diğer alanlarda karşılaştığımız gibi, sendikal dünyada karşılaştığımız gibi memur sendikalarında veya diğer işçi sendikalarında karşılaştığımız gibi sendikalar çalışanların mı haklarını arıyor yoksa iktidara belli bir şekilde güç mü veriyor. Bu yargıda da aynı şekilde karşımıza çıktı ve 2014’de iktidara güç veren bir yargı örgütü ile karşı karşıya kaldık. Ve o yargı örgütü sonuçta iktidara yakın bir HSYK’yı ortaya çıkardı. O HSYK’da bugün iktidara yakın bir yargı yönetimi ile devam ediyor. Oysa HSYK’lar yargıyı yönetmek için değil yargı bağımsızlığı için var. Bugün baktığımızda HSYK yargıyı yönetiyor mu yoksa yargı bağımsızlığına güvence mi oluyor. Bugün kamuoyunun dikkatini çeken bir davada bir olayda hemen HSYK oturup kararname çıkarma yoluna gidiyorsa demekki yargıya güvence olan yargı bağımsızlığı için var olan değil de yargıyı yöneten bir HSYK var. Bu kurul 1961 Anayasası ile geldi eksikliği yargı bağımsızlığını güvence altına alan bir kurul olmadığı içindi. Yargı hep yönetiliyordu. Adalet Bakanlığı üzerinden yönetiliyordu. Bugün yine aynı şey ile karşı karşıyayız. Varlığını kendi eliyle iktidara teslim eden bir kurulla karşı karşıyayız.

-Siz savcı olarak görev yapıyordunuz…

Bu da tabi hem yargıç olarak çalıştım hem savcı olarak çalıştım. Aslında ikisi iki ayrı meslek hangisini istiyorsanız ona göre devam etmeniz lazım. Bu da 12 Eylül hukukunun getirdiği ve hala devam eden bir uygulama Yargıç ve Savcı diyor kura çekiyorsunuz, torbadan yargıç çıkarsa yargıç savcı çıkarsa savcı, ondan sonra sizin isteğinize de bakıyor veya bakmıyor. Bir bakıyorsunuz bir yere yargıç olarak atanmışsınız bir bakıyorsunuz savcı olarak atanmışsınız. Böyle olmaması lazım, yargıçlık ve savcılık başka. Ben savcı olarak kura çektim stajları ortak sonra ilk atanmamda yargıç olarak atandım daha sonra dördüncü atanmamda yargıç oldum, Yargıtay’da savcı idim İstanbul’a sürüldüğümde yargıç oldum.

-Görevi bırakmanızın Ergenekon ile bağlantısı var mıydı?

Meslekte en çok yargılanan kişi oldum savcı ve yargıç olarak. En son Erdoğan’a hakareti saymazsak dört sayarsak beş kez yargılandım. Yargılandığım beş davadan da beraat ettim. Disiplin soruşturmalarının sayısını bilmiyorum, YARSAV adına her sözlü, yazılı ve basılı açıklamasında, tv konuşması herşey disiplin soruşturmasına konu edildi.  Daha sonra İstanbul’dan da Çankırı’ya sürülmüştüm, Çankırı’ya sürüldüğümde artık Adalet Bakanlığı ve HSYK’nın işlemleri öyle bir boyuta gelmişti ki adliyede sürekli müfettiş, her hafta bir soruşturma görev yaptırılmaz bir hale gelmiştim. Bir taraftan dosyalar ile mi uğraşacağım, kendi disiplin soruşturmalarım ile mi uğraşacağım. Biz de atandığınız yerde hangi mahkemelere bakacağınızı HSYK belirler yetki denir ona. Çankırı’da üç yıl kaldım yaklaşık beş ya da altı kez yetkim değiştirildi altı ayda bir başka mahkemeye bakıyordum. Bir dosyaya ya iki kez ya üç kez duruşmaya çıkabiliyorsunuz. Bu da bir taciz bu da bir baskı. Görev yaptırılmaz bir hale sokuldum. Öyle bir tabloda hukuk adına daha etkin olarak görev yapabilmek için bu illa kamuda olarak değil, kamudan ayrılarak da mümkün diye görevden adliye de çalışamayacak bir ortam yaratıldığı için istifa ettim. O günkü koşullar içerisinde de Cumhuriyet Halk Partisi’nden adaylık başvurusu yaptım. Ancak başvuru yaptığım tarihteki koşullar nedense daha sonra değişti ve aday olamadım. Aday olamayınca göreve avukat olarak devam ettim ve ediyorum.

İktidar hakkında çok sayıda yolsuzluk, rüşvet iddiası var? Bu iddialardan bazıları da İran Ambargosunun delme suçlamasıyla yargılanan Rıza Sarraf davasında dile getiriliyor. Bir hukukçu olarak davayı nasıl yorumluyorsunuz?

Öncelikle Amerika’daki dava İran ambargosunun delinmesi konusundaki bir davadır. Bu yargılamayı Amerikan yargısı yaparken bu ilişkilerin nasıl işlediği konusunu da ortaya döküyor. Bu ilişkilerin nasıl işlediği, bu ambargonun nasıl delindiği herkes dinlerken o kirli ilişkiler gözler önüne seriliyor. O kirli ilişkilerde de Türkiye’de ambargo delen işlemler yapılırken burada yasaya aykırı kirli ilişkiler ifade ediliyor. Türkiye 17-25 Aralık sürecinde bu ilişkilerin bir kısmına girdi ancak bunlar soruşturulamadı ve kapatıldı. Yasaya göre bu kişiler bakanlık görevinden ayrılmış olsalar bile bu konuların bu ifade edilen hususlar Türk mevzuatına göre yeni delil sayılacağı için, yeni deliller ile yüce divanda yargılanmaları mümkün. Savcılık soruşturmaları kesin hüküm oluşturmaz, verdiği karar kesin hüküm oluşturmaz. Yeni bir delil ortaya çıkarsa yeni dosya ile birleştirilir ve yeniden ele alınır. Ancak bunun için yüce divana sevk edecek bir karar yeter sayısı lazım. Onun içinde bu iktidarın gitmesi ve bu sürecin soruşturulması lazım.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner72