Muaviye bin Ebu Süfyan konusu din-siyaset ilişkileri bağlamında dönem dönem işlenen bir meseledir. Dahası bu konu tarih boyunca gündemden de hiç düşmemiştir. Muaviye’nin tarihsel ve politik kimliği ve bu kimlik etrafında şekillenen olaylar hiç şüphesiz bu konunun neden sürekli işlendiğinin yanıtını oluşturmaktadır.

Muaviye adını tek bir kelimeyle tanımlamak gerekirse bunu “iktidar” diye ifade edebiliriz sanırım. Zira Muaviye mensup olduğu Ümeyyeoğulları kabilesi ile dönemin iktidarının en güçlü üyelerinden biridir zaten. Anılan kabilenin İslam Peygamberine karşı çıkmasının en önemli sebebi de budur zaten. Hatırlanacak olursa Muaviye babası Ebu Süfyan’la birlikte Mekke ele geçirilene kadar İslamiyet’e karşı savaşmış biridir. Fakat şurası çok çarpıcı ki, Mekke ele geçirildikten ve Muaviye Müslüman olduktan sonra da onun ve kabilesinin “iktidar” gücü eksilmemiştir..! Öyle ki halife Ali’ye kadar değişmeyen vali olarak görürüz Muaviye’yi.

Bu arada Muaviye denilince akıldan çıkarılmaması gereken bir diğer tespitte onun temsil ettiği çevredir. Şöyle ki zenginlerin, tüccarların, kervan sahiplerinin sesidir Muaviye; dönemin aristokratlarını ve varsıllarını temsil eder. Ondandır ki, Sıffın savaşında vali olmasına karşın Halife Ali’ye karşı bir devlet başkanı gibi 100 bin kişilik ordu toplayabilmiştir. Bu anlamda Muaviye’nin politik söylemde ve halklar nezdinde ayrı, sembolik bir anlamı da vardır. İşte bu anlam nezdinde Muaviye ayrıca “sınıfsal” bir söylemle anılır, tartışılır, konuşulur. Bu tartışmada Muaviye’nin safında olup ona söz söyletmeyenler çok genel olarak “egemen İslam” yorumunun kurucuları ve o yorumun takipçileridir. Örneğin 8.yüzyıl "fıkıh, hadis ve tefsir bilgini" Abdullah b. Mübarek'in onunla ilgili şöyle konuşmaktadır: "Hazret-i Muaviye, Resulullahın yanında giderken, bindiği atın burnuna giren toz, Ömer bin Abdülaziz’den bin kere değerlidir." Oysa döneminde ve sonrasında Ömer b. Abdülaziz adı “Adalet” ile özdeşlemiştir. Buna rağmen Muaviye’nin burnuna giren toz daha değerlidir. Bu saflaşmanın arkasında dönemin iktidar ilişkileri, o ilişkilere damgasını vuran olay ve gelişmeler vardır. Tam da bu anlamda o ilişkilerin sorgulanmasını istemeyen, devrin ekonomi-politik gerçekliğini gözlerden ırak tutmaya çalışan çevreler Muaviye eleştirilerini konuşmaz, döneme dair eserleri itibarsızlaştırmaya çalışır. Öte yandan İslam tarihini emek, mülkiyet ve iktidar ilişkileri bağlamında okuyan ve bu analiz çerçevesinde tarihi yorumlayan anlayışlar da başta Muaviye olmak üzere dönemi eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutar. Şahsen 2011 yılında kaleme aldığım Muaviye isimli kitapta bu değerlendirmenin bir sonucu olarak hayat bulmuştur.[1]

Muaviye ile ilgili en çarpıcı değerlendirmelerden biri de hiç şüphesiz Mustafa Kemal Atatürk tarafından kaleme alınmıştır. Mustafa Kemal 1923 yılında Konya’da yaptığı bir konuşmada konu ile ilgili aynen şöyle der: “Beyler! Gerçek ulema ile dine zararlı ulemanın birbirine karıştırılması Emeviler zamanında başlamıştır. Hz. Peygamber’in saadetli zamanında, Peygamberin vefatından sonra, Raşit Halifeler zamanımda, hep doğrudan doğruya, Hz. Peygamber’in yol göstermesiyle İslâm olan Râşit halifelerin aydınlatılmasıyla kurtuluşa eren halk kütleleri arasında gerçek temizlik, içten saygı, yüce bir bağlılık vardı. Ta ki Muaviye ile Hz. Ali karşı karşıya geldiler. Sıffin olayında Muaviye’nin askerleri Kur ‘an ‘ı mızraklarına diktiler ve Hz. Ali’nin ordusunda böylece kararsızlık ve zayıflık oluşturdular. İşte o zaman dine bozgunculuk ve Müslümanlar arasına nefret girdi. O zaman hak olan Kur’an haksızlığı kabule araç yapıldı. En zorba hükümdarlardan olan Muaviye’nin nasıl bir hile ile hilâfet sıfatını takındığını biliyorsunuz. Ondan sonra bütün istibdatçı hükümdarla hep dini alet edindiler. İstibdat ve ihtiraslarını desteklemek için hep ulema sınıfına başvurdular. Gerçek ulema, dini bütün alimler hiç bir zaman bu zorba hükümdarlara boyun eğmediler. Onların emirlerini dinlemediler, tehditlerinden korkmadılar.

Üç buçuk dört yıl öncesine kadar hayatta olan Osmanlı Hükümdarları da aynı şeyleri yapmışlardır. Son Osmanlı hükümdarı Vahdettin’in davranışları gözünüzün önündedir. Onun emriyle bile bile ölüme götürülen milleti kurtarmak isteyenler âsi ilan edildi. Onun emriyle millet ve vatanı kurtarmak için kan döken aziz ordumuzun, isyancılar sürüsü olduğuna dair fetvalar veren ulema kıyafetli kişiler çıktı…
Dört Halife’den sonra din sürekli siyaset aracı, çıkar aracı, istibdat aracı yapıldı. Bu durum Osmanlı tarihinde böyleydi. Abbasiler, Emeviler zamanında böyleydi. Böyle âdi ve sefil hilelerle hükümdarlık yapan halifeler ve onlara dini alet yapmaya tenezzül eden sahte ve imansız âlimler tarihte daime rezil olmuşlar, rezil edilmişler ve daima cezalarını görmüşlerdir…”[2]

Toparlarsak Atatürk’e göre dinde bozgunculuk ve Müslümanlar arasındaki nefretin kaynağı Sıffın savaşı ve dolayısıyla Muaviye’dir. Kur’an onun döneminde haksızlığın bir aracı haline getirilmiş ve ondan sonra bütün istibdatçı hükümdarlar aynı yola başvurmuştur.

[1] Aydın Tonga, Kapital İslamın Temeli Muaviye, 2011, Doğu Kitabevi.

[2] Yrd. Doç. Dr. RAMAZAN BOYACIOĞLU, Atatürk’ün Hilafetle İlgili Görüşleri.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.