Atatürk artık hastalığının siroz olduğunu biliyordu. Fransızca bir tıp sözlüğünde bu hastalık üzerine bir yazı okumuş ve ardından ağzından şu sözler dökülmüştü. “Demek ki artık günlerim sayılı.” O gün doktoru bir kez daha muayene etmiş ve hastalığın ikinci evreye geçtiğini görmüştü. Atatürk’e haber vermeden Paris’ten doktor Fissinger getirilmişti. Onun muayenesi sonucunda da aynı teşhis tekrarlandı. Hatta umduğundan da kötüydü.

Bu sırada Atatürk’ü çok mutlu eden Savarona yatı İstanbul’a gelmişti. Yatı gördüğünde acı acı gülümseyerek “Bu yatı, bir çocuğun oyuncağının beklemesi gibi beklemiştim. Meğer bana hastane olacakmış.” dedi. Savarona gerçekten de onun hastane gemisi olmuştu. O günlerde onu tek neşelendiren sabah kamarasından plak sesini duyduğunda uyandığını anlayıp yanına koşan Ülkü oluyordu. Oyunları ve gevezeliğiyle Atatürk’e hastalığını ve acılarını unutturuyordu.

Zaman geçtikçe hastalığı ilerliyor ve Savarona dayanılmayacak kadar çok sıcak geliyordu. Bu yüzden odasına buz kalıpları yerleştiriliyordu. Bir gün hastalığının etkisiyle ateşi yükselmiş dayanamaz duruma gelmişti. Kılıç Ali’ye “Annene telefon et de sor.” dedi. “Bu sancı ve ateşe iyi gelebilecek bir kocakarı ilacı biliyordur belki…” Kılıç Ali’nin telefonu üzerine annesi, yıllardan beri bir köşede hazine gibi sakladığı, bir şişe gül sirkesini gönderdi. Sirkeye bezler batırıp, Atatürk’ün anlına ve bileklerine koydular. Bu ona biraz iyi geldi.

Artık Savarona’da duramayacağını anlayan Atatürk bir gece yarısı Dolmabahçe Sarayı’na geldi. Saraya sedye ile taşınmasını söyleyen doktora şiddetle karşı çıkmış. Koltukla karaya oradan da sarayın asansörüne kadar götürülmesine razı olmuştu. Birinci kata geldiklerinde yardımcılarını iki yana itip tüm itirazlara rağmen yatak odasına yürüyerek gitmişti. Hastalığını biliyor ama bir türlü kabullenemiyordu.

Dolmabahçe’deki odası serindi. Bir rahat nefes almıştı. O günden sonra odayı daha serin tutmak adına itfaiye her gün gelip odanın duvarlarını ıslatıyordu. Bu arada karnı devamlı şişiyor ve ağrıları dayanılmaz bir hal alıyordu. Doktorlardan suyu almalarını rica etti. Onlardaki tereddüdü görünce tehlikeli olduğunu anladı ve sabah olur olmaz vasiyetini yazdırmak üzere sekreteri Hasan Rıza’yı çağırttı. Biraz günlük olaylardan konuştuktan sonra yatağının içine bağdaş kurarak oturdu. Vasiyeti üzerine tüm ayrıntıları kontrol ettikten sonra kendi el yazısı ile kopya ettiği vasiyetnamesini noter çağırarak onaylattı. Tarih 5 Eylül 1938’di.

  • Çankaya ve içindekiler de dahil olmak üzere, bütün taşınmaz mallarını Cumhuriyet Halk Partisi’ne bırakıyordu, bunları şimdiye kadar olduğu gibi İş Bankası yönetecekti.

  • Gelirleri, belirtilen şekilde kız kardeşi Makbule ile beş manevi kızına ödenecekti.

  • Sabiha Gökçen’e ayrıca bir ev alabilmesi için yetecek kadar para bırakılmıştı.

  • Bayan Makbule Atadan, ömrünün sonuna kadar Çankaya’daki evinde kalabilecekti.

  • İsmet İnönü’nün oğullarının yüksek öğretimi için belli bir miktar para ayrılacaktı.(İsmet İnönü’nün kendi ailesine bakacak ve çocuklarını okutacak kadar parası vardı. Ama, Atatürk bu arada onu, olduğundan daha çok hasta sanıyor ve erken ölecek olursa diye şimdiden önlem almak istiyordu.)

  • Gelirinin arta kalanını da Tür Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu arasında eşit olarak paylaşılacaktı.


Artık karnındaki suyu alma zamanı gelmişti. Su alındıktan sonra ağrıları azalmıştı ama çok halsizdi. Bu durumda bile durmuyor yattığı yerden gelen evrakları imzalıyor, gazeteleri okuyor ya da Afet Hanım’a okutuyordu.

29 Ekim’de Ankara’ya gitmeyi çok istiyordu ama bu isteği gerçekleşmedi. Su alındıktan birkaç gün sonra komaya girdi. Koma 48 saat sürdü. Herkes umudunu yitirirken o yine kendine geldi. “Bana ne oldu? Bana bir şey oldu!” diye mırıldanıyordu. Gerçeği anlamasın diye Ülkü’ye on iki saat uyuduğunu söylemesini tembihlediler. Ama bu onun yerine, “ Çok uzun uyudunuz” dedi. Her zamanki gibi, gerçeği Ülkü’den öğrenmişti.

Ankara’ya çok gitmek istemesine rağmen doktorlar izin vermiyordu. En ufak bir sarsıntı bile tehlikeliydi. Cumhuriyet’in 15. Yıldönümü günü gelmişti. Kuleli Askeri Lisesi’nden bir grup öğrenci vapurla Dolmabahçe Sarayı’nın önünden geçiyorlardı. Hep bir ağızdan “Ata’mızı görmek istiyoruz!” diye bağırmaya başladılar. Atatürk seslerini duyunca pencereye giderek iskemleye oturdu. Gençler onu görünce sevinçle haykırmaya başladılar. Bazıları üniformalarıyla suya atlayıp daha yakından görmek için saraya doğru yüzdüler. Atatürk o gün çok mutlu olmuştu.

6 Kasım’da Atatürk yataktan son olarak kalktı. Afet Hanım ve yanındakiler kalkmasına yardım ettiler. Hepsine teker teker elini uzattı ve onlarda bir daha yapamayacaklarını iyi bilerek o eli öptüler.

Ertesi gün doktorlar bir operasyon daha yaptılar ve tekrar çok miktarda su aldılar. Aradan çok geçmeden şiddetli bir nöbetten sonra “ALLAHAISMARLADIK”diye mırıldandı. Bu onun son sözleriydi. Ertesi gün kriz en yüksek noktasına ulaşmıştı. Doktorlardan biri ağlıyor diğer ikisi ayaklarını ovuyorlardı. Hasan Rıza, Kılıç Ali ve İsmail Hakkı asker gibi yatağın ayakucunda hazır ol vaziyetinde duruyorlardı.

10 Kasım 1938 sabahı saat dokuzu beş geçe birden bire gözlerini açtı. O masmavi gözler bir anda odayı aydınlatıverdi. Bir an, askerce selam verircesine, sert bir hareketle başını sağa çevirdi… Mustafa Kemal Atatürk ölmüştü. Başucunda hıçkırıklar koptu. Genel sekreter Soyak hıçkırarak diz çöktü. Aziz Ölü’nün sağ elini yüzüne gözüne sürdü, öptü.  Operatör Öke gözlerini kapattı. Dr. Berk çenesini bağladı. Sonra sekiz  doktor  şu kara kısa raporu yazıp imzaladılar.

“Reisicumhur Atatürk’ün umumi hallerindeki vehamet dün gece saat 24.00’de neşredilen tebliğden sonra her an artarak bugün, 10 İkinci Teşrin 1938 Perşembe sabahı saat dokuzu beş geçe Büyük Şefimiz derin koma içinde terki hayat etmişlerdir”

Türk vatanı büyük kurucusunu, Türk Milleti ulu Ata’sını, insanlık büyük evladını kaybetmişti. Dünya’nın her yerinden başsağlığı mesajları geliyor ve herkes ardından ağlıyordu. Evet o bizim kurtarıcımızdı ama bizim kadar Asya ve Afrika’nın sömürge halklarına da kurtuluş yolunu göstermişti.  Tarihe çığır açmıştı. Birinci Dünya Savaşı’nın insafsız galiplerini yenerek, Büyük devletlerin sözüm ona “yenilmezliği” efsanesini yerle bir etmişti. Asya ve Afrika’nın liderleri Atatürk’ü kendilerine örnek alıyor önder sayıyordu.

İşte o böyle bir liderdi. Bizim hiç ölmedi. Fani olan sadece vücududur. Ruhu her Türk’ün kalbinde sonsuza dek yaşayacaktır. Onun en büyük eseri olan Türkiye Cumhuriyeti o gün bugündür bizlere emanettir.

Emaneti de emin ellerdedir.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.