Ekoloji

Akkuyu ve Sinop nükleeri yeşil mi yoksa çevre felaketi mi?

Nükleeri "yeşil" diye yutturuyorlar ama denizler yanıyor! Akkuyu'da atıklar nereye gidecek, hukuk nasıl devre dışı kaldı? İşte nükleerin gizlenen ekolojik faturası.

Abone Ol

Berna BALCIOĞLU / Özel Haber

İklim krizi derinleştikçe enerji tartışmaları da gerilim kazanıyor. Bir yanda kömür ve doğal gazın atmosfere saldığı karbon; öte yanda artan enerji talebi ve henüz olgunlaşmamış yenilenebilir altyapı. Bu sıkışmışlık içinde nükleer enerji, çözüm olarak yeniden masaya taşınıyor. Karbon salımı yok, büyük hacimde sürekli üretim var. Bu söylem kulağa basit ve çekici geliyor.

Ama bir teknolojinin çevresel maliyetini yalnızca bacasından çıkana bakarak ölçmek yanıltıcıdır. Bir faaliyetin ekolojik ayak izini görmek bütün yaşam döngüsüyle; hammaddeden atığa, inşaattan tasfiyeye kadar değerlendirmeyi zorunlu kılar. Nükleer santraller bu mercekten bakıldığında ısınan sular, çözülemeyen atık sorunu, hafızalardan silinmeyen devasa kazalar ve enerji politikasını toplumsal katılım mekanizmalarından uzaklaştıran hukuki düzenlemeler. Doğa bu denklemin neresinde duruyor sorusu ise hâlâ yeterince sorulmuyor. Zira iklim krizi üzerinden yeni piyasalar yaratılmasıyla günümüzde karbon fetişizmi zirveye ulaşmış, nükleer santraller gibi geri dönüşü olmayan riskler barındıran tesislere dahi yalnızca karbon salımı kategorisinde değerlendiriliyor. Üstelik yakma işlemiyle elektrik üretilmediği için düşük karbonlu bir üretim olduğu iddiasıyla “yeşil enerji” adı altında kategorilendiriliyor.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir: Nükleer enerjinin "yeşil" sayılması meselesi, salt bilimsel bir tartışma değil, aynı zamanda derinden siyasal bir karardır. Avrupa Birliği, Ukrayna savaşının başlamasıyla birlikte Rusya'nın doğal gazını bir silah olarak kullanması ve kıtanın enerji güvenliğinin sarsılması üzerine, Temmuz 2022'de aldığı kararla nükleer enerjiyi ve fosil gazı yeşil taksonomi kapsamına dahil etti. Bu karar, iklim hedefleri adına çizilen çerçevenin enerji krizinin gölgesinde nasıl yeniden biçimlenebildiğini açıkça ortaya koydu. Türkiye de AB taksonomisiyle uyumlu olarak hazırladığı ulusal yeşil taksonomi taslağında nükleere yer verdi. Böylece Akkuyu Nükleer Santrali, "yeşil" etiketiyle finanse edilebilecek sürdürülebilir bir proje olarak konumlandırıldı.

Sınır aşan tehdit: Çernobil'den Fukuşima'ya

Nükleer güvenlik tartışmalarında modern reaktörler çok daha güvenli olduğu öne sürülmektedir. Oysa 40 yıl önce 1986'da Çernobil reaktörü, güvenlik protokollerinin devre dışı bırakıldığı bir deney sırasında patladı. Reaktörün fiziksel bir koruma kabı yoktu; radyoaktif serpinti rüzgârla İskandinav ülkelerine ve Orta Avrupa'ya kadar taşındı. Kazadan sonra İsveç’teki hava kirliliği dozu Ukrayna ile benzer ölçüde tespit edildi. Bölgede toprak, su ve besin zinciri onlarca yıl boyunca kirli kaldı. Kazadan etkilenen hayvanlar ve insanlar üzerindeki genetik izler bugün hâlâ araştırılıyor.

2011'de ise Japonya’nın Fukushima, kentinde 9,0 büyüklüğündeki deprem ve ardından gelen 15 metrelik tsunami dalgaları üç reaktörü birden eritti. Bu kez patlama değil, soğutma sistemlerinin çökmesi felaketi getirmişti. Radyoaktif serpinti Avrupa kıtasına ulaştı; Japonya, santraldeki depolama tanklarında biriken 1,3 milyon ton radyoaktif suyu Pasifik Okyanusu'na boşaltmak zorunda kaldı. Bu aynı zamanda bir uluslararası krize yol açtı; Çin Japonya ile olan ürün ticaretine ambargo koydu, bölgede balıkçılık faaliyetleri zarar gördü. Taze sütte, toprakta ve tarım ürünlerinde kirlilik tespit edildi. Besin zinciri, radyasyonun en görünmez taşıyıcısına dönüştü.

Her iki kaza da bize aynı şeyi öğretti: Nükleer tehdit sınır tanımaz. Serpinti ulusal sınırları aşar, okyanus akıntıları radyoaktif maddeyi kıtalara taşır, besin zinciri kirliliği masanıza kadar getirir. Bu yüzden nükleer risk, yalnızca santralin kurulduğu ülkenin değil, tüm komşu coğrafyaların meselesidir.

Trakya'da Nükleer İstemiyoruz: Vize’de tarihi direniş!
Trakya'da Nükleer İstemiyoruz: Vize’de tarihi direniş!
İçeriği Görüntüle

Isınan Denizler, Çözülemeyen Atık

Nükleer santraller yalnızca kaza meydana geldiğinde tehdit oluşturmuyor. Kazaların dışında, olağan işletme koşullarında da nükleer santralin çevreye verdiği zarar devasa boyuttadır. Reaktörlerin soğutulması için denizden, nehirden ya da gölden çekilen büyük hacimli sular, ısınmış hâlde geri verilir. "Termal kirlilik" adı verilen bu süreç, suyun biyolojik dengesini bozar.

Türkiye’de 2023 yılında Su Kirliliği Kontrolü Yönetmeliği’ne eklenen maddeyle deniz suyu sıcaklığının nükleer santrallerden deşarj edilen suyla +3oC’ye kadar ısınmasına izin verildi. Oysa su sıcaklığındaki birkaç derecelik artış, çözünmüş oksijen miktarını düşürür; bu da sulardaki canlıların solunumunu doğrudan etkiler. Üstelik alıcı ortama deşarj edilen bu suların nükleer tesiste radyoaktif maddelerle kirlenmiş olması muhtemeldir. Bu açıdan bakıldığında ısınmış ve kontamine olmuş denizel ekosistemde beslenme zincirleri bozulur, üreme döngüleri kayar, türlerin mekânsal dağılımı değişir.

Nükleer enerji üretmenin bir diğer tehdidi ise atık sorunudur. Radyoaktif atıklar işletme sorunlarının ötesinde, nesiller arası bir çevre adaleti meselesidir. Santralden çıkan yüksek seviyeli atıkların yarılanma ömrü binlerce, hatta milyonlarca yıla ulaşabilir. Bu süre zarfında söz konusu atıkların çevreyle, toprakla, yeraltı sularıyla yani ekosistemlerle temasını engellemek gerekir. Planlanan çözüm, atıkların yerin yüzlerce metre altında, jeolojik olarak stabil alanlarda depolanmasıdır. Ama bu, bir çözüm değil; sorunun geleceğe ertelenmesidir. Bugün üretilen enerji, yarın yaşayacak nesillerin taşımak zorunda kalacağı ekolojik bir borç olarak birikmektedir. Üstelik yer altına depolanan radyoaktif atıklardan meydana gelen sızıntılarla ilgili dünyada çeşitli örnekler vardır. Bunun en çarpıcı örneği, Avrupa'nın kendi toprağında yaşanıyor. Almanya'nın Aşağı Saksonya eyaletinde, eski bir tuz madenine dönüştürülen Asse II yeraltı deposunda 1967'den bu yana 126.000 varil radyoaktif atık depolanmakta; ancak 1988'den itibaren madenin duvarlarından radyoaktif sızdırma suyu akmaktadır. Günde yaklaşık 12 metreküp tuzlu su tesise sızmakta olup su, içinde 104 ton uranyum, 81 ton toryum ve 29 kilogram plütonyum bulunan varillerin bulunduğu 725 metre derinlikteki katlara ulaşmaya başlamıştır. Paslanmaya yüz tutmuş bu varillerin içindeki radyoaktif maddeler sızan suyla karışırsa içme suyu kaynaklarının kirlenmesi ihtimali ciddi bir endişe kaynağı haline gelmektedir. Atıkların geri alınması ise 2033'e ertelenmiş durumda.

Nükleer Santrallere Hukuki Koruma

Büyük enerji projelerinde çevresel denetimin işleyip işlemediği, bir toplumun doğayla kurduğu ilişkinin siyasi bir göstergesidir. Türkiye'nin nükleer enerji politikası bu açıdan incelendiğinde dikkat çekici bir örüntü ortaya çıkıyor. 2007 yılında çıkarılan 5710 sayılı Kanun, nükleer santrallerin Yap-Sahip Ol-İşlet modeliyle, devlet denetiminin dışında inşa edilmesinin zeminine hazırladı. Bu kanun kapsamında 2008'de açılan ihale, Danıştay'ın yürütmeyi durdurması üzerine iptal edilmek zorunda kalındı. Yargının müdahalesi, iç hukuk üzerinden yürütülen bir projeyi durdurabilmişti.

Bunun üzerine hükümet, projeyi uluslararası anlaşma zeminine taşıdı. Rosatom ile imzalanan devletlerarası anlaşma, Anayasa'nın 90. maddesi kapsamına girdiğinden Anayasa Mahkemesi denetimine kapalı hâle geldi. 2004 yılında yapılan bir değişiklikle temel haklara ilişkin uluslararası anlaşmaların iç hukukun üzerinde sayılması hükmü getirilmişti; bu düzenleme, Akkuyu'ya dair anlaşmayı ulusal mevzuatın erişemeyeceği bir konuma yerleştirdi. Böylece proje hem idare yargısının hem de Anayasa Mahkemesi'nin denetim alanından çıkarılmış oldu.

Akkuyu: Tüm Bu Soruların Toplandığı Yer

Bugün ülkemiz Çernobil felaketinin 40 yıl ardından benzer bir tehditle karşı karşıya. Tartıştığımız her mesele; termal kirlilik, radyoaktif atık, kaza riski, hukuki denetim boşluğu, Mersin'in Gülnar ilçesindeki bir noktada kesişiyor: Akkuyu Nükleer Güç Santrali. Ecemiş fay hattına yakınlığıyla sismik risk barındıran bu sahada, dünyanın nesli kritik tehlike altında olan Akdeniz fokunun bilinen üreme alanlarından biri bulunuyor. Termal deşarjın Akdeniz'e bırakacağı ısı yükü, bu türün kıyıyla kurduğu nadir ilişkiyi doğrudan tehdit ediyor. Nihai radyoaktif atık depolama alanı hâlâ belirsiz. Yerel tarım ve turizm ekonomisinin radyasyon algısından nasıl etkileneceği ise hiçbir resmi belgede dürüstçe tartışılmıyor.

Sonuç olarak nükleer enerji, karbon emisyonu düşük iddiasıyla yeşile boyanan ancak çevresel maliyetleri zaman ve mekân içinde yayılmış bir tehdittir. Isınan sular, çözülemeyen radyoaktif atık sorunu ve sınır tanımayan riskleriyle geri dönüşsüz, nesiller arası bir ekolojik yıkımdır. Bir enerji kararının çevresel bedeli, o kararı alanların değil, o kararın gölgesinde yaşayanların omzuna yüklenir. Nükleer enerjiyi "yeşil" ilan etmek ise bu yükü görünmez kılma çabasıdır.

{ "vars": { "account": "G-9KFVFXJPJ" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }