Ana Sayfa Gündem ABD tarihi, emperyal konumu ve Trump dengesizliği

ABD tarihi, emperyal konumu ve Trump dengesizliği

Dünyanın süper devleti olarak nitelenen ABD, iki yüz yıllık bir devlettir. 

     İspanyollar ile Portekizliler 1492 yılından itibaren Güney ve orta Amerika’yı sömürge edinmeye  başladı. Ardından İspanyollar, Meksika ile bugünkü ABD sınırları içindeki bazı bölgelere de egemen oldular.

     İspanyollar, İngilizleri Amerika’dan uzak tutma politikası güttü. Buna rağmen İngilizler, Kraliçe 1. Elizabeth döneminde atağa geçti. 1588 yılında Amerika’ya ayak bastı. İktidardan uzaklaşan Püritenler ile Katolikler, kolonileşmeni daha oluşmadığı Amerika’ya yerleşmeye başladı.

     İngilizler zaman içinde güçlendiler. Fransızlar ile birlikte kolonilere egemen oldular. Koloniler vergi vererek özerkliğini sürdürdebildiler. Fakat Kraliyet idaresinin vergi yükseltmeleri, kolonileri n tepki içine girmelerine yol açtı. 1773’te uygulanmaya konulan “çay yasası” bardağı taşırdı ve Amerika’nın bağımsızlık yolunu açtı.

     Koloniler, 1774 ve 1775yıllarında Philadelphia’da iki kongre topladı. Kuzeydeki koloniler, bağımsızlaşmayı savunurken orta ve güney koloniler, muhafazakar Dickinson öncülüğünde,  Kraliyet idaresine bağlı kalmayı savundular. 

     2 Temmuz 1776 tarihinde toplanan kongre, yaptığı oylama ile bağımsızlık kararı aldı.

      4 Temmuz 1778 tarihinde ABD bağımsızlığı ilan edildi. 

      Kraliyet idaresi bunu isyanı olarak değerlendirdi. Eski bir general olan George Washhington komutasındaki orduyla harekete geçti. 

      Toplam 13 koloni, 1778’de İngilizlere savaş ilan eden Fransa desteğinde İngiliz kuvvetleriyle savaştı. 1777’de Saratoga’da İngilizleri yendi. 1781’de de ikinci kez yenerek bağımsızlık zaferini perçinledi. Ancak Kraliyet idaresi yönetimindeki Kanada sınırı ile ilgili olarak uzun müzakereler sürdü. 3 Eylül 1783 Paris Antlaşması imzalayan İngiltere; ABD’yi tanıdı.

     Bağımsız bir federe devlet kurulduktan sonra, Washington merkezli  yönetimin yetkilerinin kısıtlı olması tartışılmaya başlandı. Geleneksel kolonilerin yerel yetkileri daha güçlüydü. Güneydeki koloniler, Kraliyet dönemindeki gibi merkezi yetkileri savunurken, kuzeyliler geleneksel yerel yetkilerin devamını savundular. Tartışmalar, 1787’de hazırlanan “anayasa”  metni ile sona erdi. 

     1790 yılında ABD anayasası yürürlüğe kondu.  Eski koloniler, federe devletin birer eyaleti (iç işlerinde serbest, dış işlerinde merkeze bağlı) oldu.  

            İNGİLTERE MİSYONU ÜSTLENEN ABD İLE OSMANLI İLİŞKİLERİ

     Eski kıtadan (Avrupa’dan) gelip ABD’yi kuranlar, kısa süre sonra eski kıtalardaki emperyalist devletlerin misyonunu benimsedi: 18. yüzyıldan itibaren Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarına yöneldi. İlerleyen zaman içinde, bir zamanların “güneş batmayan imparatorluk” halinde olan İngiltere’nin yerini almaya başladı. 

     Osmanlı coğrafyası, öncelikli ilgi alanıydı: Osmanlı donanmasının 1827 yılında yakılması, Osmanlı-ABD ilişkilerinin başlaması yolunu açtı. Osmanlı Devleti, yeni savaş gemileri inşa Amerika’dan gemi mühendisleri  getirtti. 

     Osmanlı-ABD ilişkileri, giderek yoğunlaştı. 1860 yılında karşılıklı elçilikler açılmakla resmileşti. Ardından Amerikan Misyoner Okulları açıldı. Bunula ABD, Avrupalı emperyalist devletlerin Osmanlı zayıf karnı olarak istismar ettikleri “azınlıklar” imtiyazı edinmeye başlamış oldu (azınlıklar sorunu nedenleriyle Avrupa emperyalleri sürekli Osmanlı içişlerine müdahale etmiş, çöküşünü hazırlamıştı).

     İlişkiler, Başkan General Ulysess’in Halife Sultan II. Abdülhamit’i ziyaret etmesiyle zirve yaptı. Bunun verdiği hoşnutlukla Halife Sultan, 1898’de; ABD-İspanya savaşında Filipin Müslümanlarını Amerika’nın yanında yer alması için çağrıda bulundu.  

     Bu yardımlaşmadan sonra taraflar, orta büyüklükteki elçiliklerini “büyükelçilik” boyutuna yükselttiler. Amerika, Osmanlı’ya silah satışına başladı. 

     Amerikalıların ataları olan emperyalist Avrupalılar, Osmanlı’yı “hasta adam” olarak tanımladıkları  dönemde Amerika, İngilizlerin öncülük ettiği İtilaf Devletlerin yanında 1. Dünya Paylaşım Savaşı’na girdi. Emperyal ABD, rüştünü ispat ediyordu. İtilaf devletler, Alman liderliğindeki Müttefik devletlerle savaşıyordu. Osmanlı devleti, Alman blokunun yanındaydı. Fakat Amerika, Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmedi. 

      Savaş; Almanya-Osmanlı-Japonya gurubunun yenilgisiyle sonuçlandı. Osmanlı’nın dışındakilerle toplu barış antlaşması yapıldı. Ama Savaş önce Osmanlı coğrafyasının paylaşılması ile ilgili İngiltere-Fransa-Rusya arasında alınmış karar nedeniyle ayrı tutuldu ve “Sevr” metni dayatıldı.

      Barış antlaşmalarının koşullarını belirlemek için Paris Konferansı toplanmıştı. ABD Başkanı W. Wilson damgasını vurdu: “Wilson Prensipleri” diye bilinen 12 ilke doğrultusunda Osmanlı coğrafyasını yeni sınırlarla şekillendirildi. Büyük Ermenistan ve Büyük Kürdistan kurulması, Amerikan mandası talepleri vb konularda karar verilmesi için oluşturulan Amerikan Heyeti, İstanbul’dan Ankara’ya, Kafkaslar’a kadar gezerek, Anadolu Kurtuluş Savaşı ile Ankara Hükümeti’nin yırtıp çöpe attığı Sevr amaçlarının gerçekleşemeyeceğini öğrendi.

 

      TÜRKİYE CUMHURİYETİ İLE İLİŞKİLER KURULDU

 

     Lozan Konferansı’nda ABD taraf olmadı. Sadece bir temsilci bulundurdu. 

     ABD’nin 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması’nda imzası olmadı. Ama 6 Ağustos 1923’te Türkiye Cumhuriyeti ile “Lozan Türk Amerikan Antlaşması” imzaladı. Ancak ABD Senatosu, Amerika’daki Ermeni lobisinin etkisiyle bu antlaşmayı 19 0cak 1927’de ret etti. Gerekçe de, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kapitülasyonları kaldırması ve misyoner okulların kapatması gösterildi. 

     Türkiye Cumhuriyeti ile ABD resmi ilişkileri, ancak 17 Şubat 1927’de başladı. Amerikan Büyükelçisi olarak Joseph Grew Ankara’ya geldi .

      1 Ekim 1929’da Türkiye-ABD arasında “Ticaret ve Seyr-ü Sefain Antlaşması” imzalandı. 

Aynı dala 7 Mayıs 1830’da Osmanlı Devleti ile imzalanmıştı. O anlaşmanın 4. maddesi ABD’ye bir- imtiyaz\kapitülasyon getirmişti: “Eğer Osmanlı vatandaşları ile Amerikan vatandaşları arasında bir dava olursa; hiçbir şekilde Amerikan elçisi olmadan yargılama yapılamaz” diyordu. Bu madde nedeniyle Osmanlı Devleti, Suriye’de bir paşasını isyana özendiren iki Amerikalıyı yakaladı. İdamla yargılamak üzere İstanbul’a getirdi. Ama devreye giren AB D elçisi, bu iki kişinin yargılanmadan Amerika’ya gitmesini sağladı (günümüzde İzmir’de tutuklanmış Amerikalı rahip Bronson, Başkan Trump’un Türkiye devlet Başkanına baskısı sonucunda yargılanmadan Amerika’ya gönderildi).

      Lozan’da 6 Ağustos 1923 yılında imzalanan antlaşma, Osmanlı dönemindeki bu maddeyi kaldırıdı.

     Türkiye ile ilişkilerin olumlu gitmesini sağlama amacıyla ABD Genelkurmay Başkanı MacArthur 1934 yılında Atatürk’ü ziyaret etti.

  1. dünya Savaşı; Türk Amerikan ilişkilerinin aleyhe dönmesi sürecinin başlamasına neden oldu. Amerika, İngiltere ile Fransa’nın yanında; Almanya-İtalya-Japonya karşısında yer aldı. Türkiye, Müttefik devletlerle İtilaf devletler arasında taraf olmama politikası güttü. Alman taraftarı olduğu izlenimi verdi. Savaşın sonlarına doğru Almanya tarafına savaş ilan ederek galipler tarafına geçti.  Bu paylaşım savaşı sonunda Dünya; iki düşman bloka bölündü. Soğuk Savaş dönemi başladı. 

      Türkiye’nin siyasi manevrasına karşın SSCB lideri Stalin; Boğazlarda üs ve Kars-Ardahan topraklarını istedi. Bu tehdit, Türkiye’nin “tam bağımsız” ilkesinden sapmsına neden oldu. Doğu blokundan uzaklaşarak Batı blokuna yaklaştı.

      ABD, savaş nedeniyle hasara uğramış –yenik devletleril- restore edecek bir misyonla ortaya çıktı. Truman doktrini ve Marshall Yardımı başlattı.  

      Türkiye Cumhuriyeti ile yeni ilişkiler kurmaya başladı. Sovyet tehdidi karşısında Türkiye’nin yanında olacağı izlenimi vermeye başladı. Türkiye’nin Amerika Büyükelçisi’nin cenazesi, Misuri zırhlısı ile İstanbul’a getirerek bir jest yaptı. Büyük bir coşkuyla karşılandı. Bu sıcaklıkla Türkiye’ye peşpeşe beş  ikili anlaşma imzalattılar:

      22 Nisan 1947’de “Türkiye’nin Truman Doktrinini, 4 Temmuz 1948’de Marshal Planını kabul ettiğine ilişkin anlaşmalar gerçekleşti. 

      12 Temmuz 1947’de “Türkiye’ye Yapılacak Yardım Hakkında anlaşma” imzalandı. Bunun 2. maddesine göre; “Türkiye hükümeti, yapılacak yardımı belirlenmiş amaç doğrultusunda kullanabilir” idi. Bir sınırlama ve Amerika’ya adeta bir onay hakkı getirilmişti!

     Osmanlı’daki gibi bir bağımlılık süreci mi başlıyordu? Zaman gösterecekti!   

      Marshall yardımı olarak savaş dışı olmuş kimi askeri malzeme ve süt tozu ile CİA stratejisti olabileceğini değerlendirdiğim uzmanlar, 1945’ten itibaren Türkiye’ye geldi; yol göstermeye başladılar. Türkiye’nin yeniden “halfelik” konumu edinerek Müslüman ülkelere lider olmasını öğütlediler. Öncelikle “milli eğitim sistemine” el attılar. 1949’da, “Eğitim ve işbirliği” konusunda bir komisyon kurdular. Üyelerini dördü Türk dördü Amerikalı ve başkanın Amerikan Büyükelçisi olması ve ücretlerinin Türkiye tarafından karşılanmasını kararlaştırıldı. 

              ÇOK PARTİLİ DEMOKRASİYE GEÇİŞ BAĞIMLILIK MI GETİRDİ

      Dünya, Doğ-Batı cephelerine bölünerek soğuk Savaş sürecini yaşıyordu. Batı dünyası, “Kominizm önleme” savıyla gerilim politikası uygulamaya, soğuk savaşı tırmandırmaya başlamıştı.

      Türkiye, çok partili sisteme geçmekle tarafını belirlemişti. Cumhuriyet Halk Partisi’nin eski Başbakanlarından Celal Bayar’ın liderliğinde kurulmuş olan Demokrat Parti; 1950 seçimleriyle iktidara geldi. Seçimden önce İsmet İnönü ile Celal Bayar, hangi parti genel Başkanı Cumhurbaşkanı seçilirse, parti genel başkanlığından istifa edip tarafsız olması konusunda anlaşmışlardı. Bu nedenle Celal Bayar, cumhurbaşkanı seçilince DP Genel Başkanlığından istifa etti. Yerine, CHP’den istifa edip  DP kurucusu olan Adnan Menderes Genel Başkan ve DP Genel Başkanı oldu.

      Menderes, ileri ölçüde Amerikan hayranıydı. Bunu, “Türkiye küçük Amerika olacak” diye ifade ediyordu. Bunun kendisini ABD güdümüne sokacağını hesaplamamıştı.

      Menderes; petrolü ve otomobil fabrikaları olmayan Türkiye’de karayolu yatırımlarına hız verdi. Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki kazmanın burnuyla memleketi demiryollarıyla donatmasını küçümsedi. Demiryolu inşaatının bir metresinin yedi katına mal olan karayolu inşaatı ile; “her sokak başında bir milyoner” yaratma hayali peşine düştü. Bu politika, “siyasi bağımsızlık savaşından sonra ekonomik kurtuluş savaşı gerçekleşme” ilkesinden uzaklaşmaydı. Sınai ve petrol sahibi ülkelerin pazarı haline gelme sürecine yol açtı. 

     TBMM kararına gerek duymadan, ABD yanında yer almak üzere  Kore savaşına Mehmetçik’i yolladı (25.6.1950). Bunun ödülü olarak ABD, Türkiye’nin NATO’ya alınmasını sağladı. Böylece Doğu bloku karşısında ileri karakol konumuna taşıdı!

     1952 yılında ABD Başkanı Eisenhower Türkiye’yi ziyaret etti.

     1954 yılında önce Cumhurbaşkanı Celal Bayar (17-25 Ocak 19549, ardından Başbakan Adnan Menderes (30 Mayıs-4 Haziran 1954) Amerika’ya gittiler.

      Bu ziyaretlerin sonucu; “Askeri Kolaylıklar Antlaşması” imzalandı (23 Nisan 1954). Türkiye’deki Amerikan üslerinin toprak mülkiyeti Amerika’ya verildi (ancak 3.7.1969 yılında Demirel Hükümeti zamanında geri alınabildi).

             ABD, ÜSLER İLE TÜRKİYE’YE YERLEŞTİ

     NATO üyeliğinden itibaren ABD’nin Türkiye’de üs kurma çalışmaları, Adana’da İncirlik üssümün kurulması ile sonuçlandı. ABD Hava Kuvvetleri yerleşti (5 Mart 1955).

     Sonra, İzmir’e “Amerikan güdümlü füzeleri” yerleştirildi (9 aralık 1957).

     Peşinde “orta menzilli balistik füzeler” yerleştirildi (1959).

     Amerikan hayranı DP hükümeti süresince TBMM’i  onayı olmaksızın 55 ikili anlaşma imzaladı Lozan’da kaldırılmış olan Osmanlı’yı tüketen kapitülasyonlar hortlatıldı!.

     Bunların en kritiği; “Ana Mukavele” idi. Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile ABD Dışişleri Bakanı Dulles (kardeşi CİA Başkanı) tarafından 1959’da imzalandı: “Yıkıcı faaliyetler, dolaylı saldırılar gibi hallerde Amerika Türkiye’ye müdahale edebilecek” idi.  TBMM, ancak 14 ay sonra haberdar oldu!

     Türkiye “tam bağımsızlık” ilkeden uzaklaştıkça Amerika’ya bağımlılığı artıyordu: 

      Nitekim Milli Mücadele ile mazlum milletlere özgürlük meşalesi olan Türkiye; 1955’de Banduğ Konferansı’nda emperyal devletlerin yanında yer aldı. 

     1956 Süveyş Bunalımı’nda İngiltere ve Fransa’yı destekledi. 

      1958’de Cezayir bağımsızlığı için BM’de yapılan oylamada çekimser oy kullandı.  

       Marshall Yardımı gibi ianelere bel bağladığı için DP hükümetlerinin ekonomik politikaları; bu yardımların kesilmesiyle iflas etti. 4 Ağustos 1959 tarihinde Amerikan doları, 2.8 liradan 9 liraya fırladı. Başbakan Menderes, kredi sağlamak amacıyla gittiği Amerika’dan eli boş döndü.

                  STRATEJİK DOST KALLEŞLİĞİ BİR DAHA GERÇEKLEŞTİ

     Günümüz iktidarlarına gösterilen “beyzbol sopası”  gösterir gibi, AD Başkanı Eisenhower, bir daha Türkiye’yi ziyaret etti. 

     1950’ler sonrasında ABD’nin “Jüpiter füzeleri” Türkiye’ye yerleştirilme uygulaması gereğince olmamıştı. Doğu bloku karşısında “ileri karakol” görevi yeterince ifa edilmemişti. Dolayısıyla, artık DP ile A. Menderes artık “aut” olmalıydı.

       Hemen füze anlaşması gereği ifa edildi. Jüpiter Füzeler İzmir üssüne yerleştirildi. Bunun üzerine Doğu Bloku lideri SSCB de burnunun dibine füze yerleştirilmesine karşın Küba’ya kendi füzelerini yerleştirdi. Üçüncü dünya savaşı eşiğine gelindi. Nükleer silahların sonuçlarını Hiroşima ve Nagazaki’den anımsayan iki süper devlet; Türkiye’den habersiz olarak uzlaştılar ve karşılıklı olarak nükleer füzeleri geri çekildi. Türkiye ciddi bir tehlikeden kurtulduğunu fark etti; “stratejik dostunu” tanımış oldu.

     Ardından Türkiye, Kıbrıs’ta 1963 “kanlı Noel” şokunu yaşadı. TBMM, garantör olmanın haklılığıyla “Kıbrıs’a müdahale” kararı aldı. Ama “stratejik ortak” ABD’nin Başkanı Johnson mektubuyla yüzleşti  (5 Haziran 964). 1945’lerin Stalin tehdidinden daha beter bir şok yarattı. Koalisyon hükümetinin Başkanı İ. İnönü; “”Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahale etmesi halinde SSCB’den gelecek tehdit karşısında NATO ve ABD olarak yardım etmeyeceği” bildiriliyor ve Başbakan Washington’a davet ediliyordu (mektup, 1966’da Cüneyt Arcayürek tarafından Hürriyet Gazetesinde yayınlanacaktı)!

      “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini alır” diplomatik cevabı veren Başbakan İsmet İnönü, durumu lehe çevireceği umuduyla davete uydu. Ama Başbakan olarak gittiği Amerika’dan, güven oylamasıyla düşürülmüş yalın vatandaş olarak döndü!

     Bu gelişmeler, Amerikan aleyhtarı eylemleri tetikledi. 1968 Gençliği, “yankee go homme” sloganıyla ayağa kalktı. “Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacak” deniyordu. Amerikan üsleri, Amerikan askerleri ve Amerikan Barış Gönüllerine karşı protestolar yükseldi. İş Amerikan Büyükelçisinin otomobilinin yakılmasına vardı. 

      Gençlik, 16 Şubat 1969’da “Mustafa Kemal Bağımsızlık Yürüyüşü” gerçekleştirdi. Dolmabahçe Sarayı önüne demirleyen 6. Filo’nun karaya çıkan askerleri denize atılmıştı. Gençlik eylemlerine karşı dinci görünümlü sağcı gösteriler başladı. Dolmabahçe’de 6. Filo’yu “kıble” eder şekilde toplu namaz kıldılar; Taksim’e yürüyen gençleri, “früko” diye tanımlanan toplum polisisnin himayesinde katlettiler (iki ünüversiteli genç öldürüldü). “Kanlı Pazar” adıyla tarihe geçti. Amerika ve işbirlikçi yönetim, Türk gençlerini karşı karşıya getirmeyi başardı!

    1964’de kurulan koalisyonun Başbakan yardımcısı olan Süleyman Demirel,  AP Genel Başkanı ve Başbakan olarak; “yürümekle yollar aşınmaz” söylemiyle olanları olağan görüyordu. 

     Aynı Başbakan Demirel, 3 Temmuz 1969’da “Askeri Kolaylıklar Antlaşması”nı revize etti: Üslerin Amerika’ya verilmiş olan mülkiyet hakkının Türkiye’ye iadesini gerçekleştirildi. Böylelikle “Morisson” diye nitelenen Demirel; Amerika için sevimsiz adam oluyordu!

      ABD Başkanı Nixon, %90’ı Türkiye Mahsuller Ofisi tarafında satın alınmakta olan haşhaş ekiminin yasaklanmasını dayattı. Yangına benzin dökmek olan bu istem, Demirel hükümetince ret edildi. Böylece “morisson” Süleyman Demirel, iki antlaşmayı revize etmekten sonra da haşhaş yasağını kabul etmiyordu. ABD için “istenmeyen adam” oldu.  12 Mart 1971 darbesiyle hükümeti sona erdi. 

      Askerlerin Başbakan olarak atadığı Prof. Nihat Erim, “Beyin Kabinesi” kurdu. “Tam bağımsızlık” savındaki sol gençlik ve aydınlar; “Balyoz Operasyonu” yedi.  İşkencehanelerde hesaba çekildiler. Tutukevleri dolup taşırken, sobalar kitap yakma ocağı haline döndü.

      Darbe Konseyi, 61 Anayasası’nı yeterince budadıktan sonra 1973 genel seçimleriyle normalleşme sürecini başlattı. CHP ve MSP, Bülent Ecevit Başkanlığında koalisyon hükümeti kurdu. İsmet İnönü’nün yapamadığı “ Kıbrıs Barış Harekatı” gerçekleştirildi. Ertesi gün Amerika Türkiye’ye “ambargo” ilan etti. Yerli sermaye Ecevit hükümetine cephe aldı. Dinci ve sağcı çevreler, “Kominist” Ecevit’e cephe aldı. Koalisyon ortağı engel çıkarmaya başladı. Erken genel seçime gidildi. Seçimden sonra birinci olan CHP’nin Genel Başkanı B. Ecevit, “azınlık hükümeti” kurdu. Fakat içten ve dıştan ekonomik prese alındı.

       Başbakan Ecevit, istifa etti. Milliyetçi Cephe hükümetleri kuruldu. “Kominizme geçit yok” sloganıyla CİA ve Kontrgerilla kardeşi kardeşe vurdurtmaya başladı. Toplumsal barış, cepheleşme boyutunda bölündü. İç savaş yolu açılmış gibiydi. Sonunda, Amerikalıların “bizim oğlanlar” dedikleri “Beşibiryerde” general, 12 Eylül 1980 darbesiyle ABD stratejisini gerçeğe ulaştırdı.

      “Bol geliyor” denerek 12 Mart 1971 Mart darbesi sonucu budanan “61 Anayasası, tümden yürürlükten kaldırıldı. Liderleri tutuklanıp siyasi yasaklı olarak cezalandırılmış bütün siyasi partiler ile tüm demokratik kurumlar kapatıldı. Darbe Konseyi Başkanı, Türkiye’nin eyaletler ve iki partili sisteme geçmesi özlemini açıkladı. 1982 Anayasası  ve kendisinin Cumhurbaşkanlığı, referandumla gerçekleştirildikten sonra;1984’de genel seçimlere gidildi. İzin verilen MDP (Org. Turgut Sunalp), HP (Necdet Calp” ile devrilen MC hükümetinin Başbakan müsteşarı ve Askeri Hükümetin ekonomiden sorumlu Bakanı Turgut Özal’ın partisi olmak üzere; “ikibuçuk parti” seçime girdi. Özal’ın ANAVATAN Partisi, sürpriz bir şekilde iktidar oldu. Siyasi yasakların kalkmaması için ayak diremesine rağmen, referandumda yenik çıktı. Eski liderler, yeni adlı partilerin başına geçtiler. 

       Darbeyle devrilen Süleyman Demirel, YTP Genel Başkanı olarak Başbakan oldu. Sonra Cumhurbaşkanı olarak seçildi. ABD yurttaşı da olan T. Çiller ve M. Yılmaz koalisyon hükümetlerinden sonra Bülent Ecevit koalisyo  hükümeti kuruldu.

  1. Özal’ın “bir koyar üç alırız” diyerek desteklediği ABD’nin Irak politikasından sonra sıra Irak’ı fiilen işgale gelmişti. B. Ecevit; Amerika’nın Türkiye topraklarını kullanarak Irak’a saldırısına karşı direnince, Amerika tarafından “istenmez adam” oldu. Koalisyon ortağı MHP lideri D. Bahçeli’nin dayatması nedeniyle erken genel seçim kararı aldı.

       Kıbrıs intikamı B. Ecevit’ten alınmıştı. O zamanın hükümet ortağı N. Erbakan da unutulmamıştı. Partisi bölündü. “ABD Projesi” olarak Recep T. Erdoğan liderliğinde kurdurulan Adalet ve Kalkınma Partisi; daha “büyük kongresini” bile yapmadan, sürpriz bir şekilde Kasım 2002’de hükümet oldu.

      AKP, laik Cumhuriyet karşıtı şerri yönetim ve Osmanlı özlemli söylemlerle askeri darbelerle gerçekleşemeyeni gerçekleştirme politikası güdüyordu. “Demokrasi bir tramvaydır, uygun olan yerde inilir” diyordu. 12 Eylül Darbesi generalleri gibi; kökten dincilerle işbirliği yaptı. “Aynı yağmur” altında ve “aynı yolda yürüdüğü” tarikatçılarla el ele, rejimi kanırtmaya çalıştı. Genel Başkan ve Başbakan Recep T. Erdoğan, övünerek “BOP Eşbaşkanı” olduğunu açıkladı. Şimdi “terör örgütü” ilan edilen FETÖ ile Adalet kurumu ve Silahlı Kuvetler, “kumpaslar” ile çökerttiler. 

      Şuuraltındaki amaç; yurt dışına kaçmış olan F. Gülen’in Humeyni  gibi gelip “halife”, AKP Genel Başkanının da “emir-ül Mümin” olmasıydı. ABD’nin daha 1946’larda öğütlediği halifelik geri getirilecek, laiklik sona erdirilecek,  İslam dünyasının lideri olunacaktı. BOP Eşbaşkanı, Cumhurbaşkanı da olunca, artık her iki unvanı da hak ettiğini düşündü. F. Gülen ile 17-25 Aralık paylaşım açmazına düşüldü. ABD’li F. Gülen “hocaefendi”  müritleri, CİA strateji ve planlamaları doğrultusunda kumpaslarla çökertilmiş TSK ile 15 Temmuz darbesine girişti. 

     BOP Eşbaşkanı ile ABD arasında soğuk rüzgarlar esmeye başladı. Zaten daha önce, “1 Mart Tezkeresi” aşamasında verdiği sözü yerine getirememişti. BOP Eşbaşkanı olarak “Arap Baharı” süresinde de yeterli enerjiyi göstermemişti. Suriye Devlet Başkanı ile “kardeşliği” bir yıl sonra “katil Esed” yaptıysa da; gözden düşmemesi için yeterli  değildi. 

      Cumhuriyet Bayramı günü Peşmergelerin ağırlanarak Türk topraklarından geçirerek Suriye’nin PKK’sı olan PYD’ye katması da yeterli değildi.  Esat düşmanı 

Suriyelilerden ÖSO adlı bir ihanet örgütü kurması da yetmiyordu. Çünkü daha önce liderini Ankara’da ağırladığı PYD’nin ABD “kara gücü” olmasından rahatsızlık ifade ediyordu. Rahip Bronson’un Trump’un isteği üzerine serbest bırakması da itibarını yükseltmezdi. Türkiye ekonomik krizi etkilerini aşmak ve düşmekte olan aylarını yükseltme amacıyla gerçekleştirilen “Barış Pınarı” harekatıyla talimat dışına çıkması “aptal olma”  hakaretini hak etmişti. 

        ABD Başkan Trump’un dengesiz çıkışları ve aleni tehditleriyle hakaretlerine sessiz kalmak; “aut” olmayı önleyecek midir?            

       “Barış Pınarı” Harekatı, İç kamuoyunu etkileyerek oyların düşmesini önleyecek başarı olacak mı? 

    

       

 

            

     

       

     

                       .

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

12,424BeğenenlerBeğen
6,982TakipçilerTakip Et
0AbonelerAbone

SON HABERLER

‘Ya kanalım kapanırsa’ hazırlığı mı yapıyor: Perinçek A haber’de

AKP destekçisi Doğu Perinçek’in A Haber’de canlı yayına çıkacağı duyuruldu...

‘Eşofman giyen kızlar çıplaktır’ diyecek kadar sapkındı ama öğretmenliğe geri dönüyor!

Konya Bölge İdare Mahkemesi, beden eğitim dersinde eşofman giyen öğrenciler için 'çıplaklık' algısı yaratmaya çalışan ve Atatürk'e hakaret eden paylaşımlarda bulunan sözde öğretmen Ercan Harmancı'nın...

Atatürk’e ‘soyu belirsiz’ diyen Akit için hesap vakti

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e hakaretten yargılanan Akit yazarı canlı yayında olduğu için duruşmaya katılmadı.

Hürriyet’in son ombudsmanı yorumladı: Gazete değil, artık bir ceset…

Hürriyet gazetesinden çıkarılanlar arasında yer alan gazeteci Banu Tuna, gazetenin Demirören grubuna satılmasından sonra gazetecilerin enerji politikaları ve ekonomi ile ilgili haberlerde "dikkatli olmak zorunda...

10 Kasım’a ‘bayram’ demişlerdi, töreni de zamanında yapamadılar: Soruşturma açıldı

Çanakkale Bayramiç'te, 10 Kasım'daki Atatürk'ü anma töreninin vaktinden 5 dakika önce başlatılmasıyla ilgili kaymakamlık soruşturmasında, görevli öğretmenler H.A. ve D.A. açığa alındı...