Ana Sayfa Gündem ABD başkanları ve tehdit mektupları

ABD başkanları ve tehdit mektupları

Amerika’nın Anadolu topraklarıyla ilişkisi, 1772’de donanması yakılan Osmanlı Devleti’nin; yeni savaş gemileri inşası için getirdiği mühendislerle başladı. O günden Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadar inişli-çıkışlı olarak sürdü.
Türkiye Cumhuriyeti ile de, Ağustos 1923’de Lozan’da imzalanan anlaşmayla başladı. 1927’de karşılıklı elçiler atandı. Amerika Genelkumay Başkanı MacHartur’un Atatürk’ü ziyaretiyle olumlu yönde ilerledi. Kore Savaşı ile de zirve yaptı.
Soğuk savaş yaşayan iki bloklu dünyada, Doğu Bloku karşısında NATO’nun ileri karakolu konumuna giren Türkiye; “vaz geçilmez stratejik dost” kabul ettiği ABD’den beklenmedik bir tokat yedi: 1963 Kanlı Noel sonrası Türkiye’nin Kıbrıs Türklerini korumaya yönelik hareketleri sekteye uğradı:.
Kıbrıs’ta Rumlar, Türk nüfusa amansız bir şiddet yöneltmişti. Kıbrıs’ın garantörü üç devletten biri olan Türkiye; güvenlik sağlamak amacıyla müdahale gereği duydu. CHP lideri İsmet İnönü Başbakan, AP lideri Süleyman Demirel de Başbakan yardımcısıydı. 1964 yazında TSK harekete geçirildi.
Tam da bu aşamada ABD Başkanı Johnson’dan bir mektup ulaştı İnönü’ye. ABD Başkanı, kendilerinin NATO ile birlikte olası bir SOVYET saldırısı karşısında Türkiye’yi desteklemeyeceğini, 6. Filo’yı Akdeniz’e göndereceğini ve kendilerinden alınmış silahların kullanılmasına izin vermeyeceğini bildiriyor; ardından da Başbakanı Amerika’ya davet ediyordu.
Mektup, Türkiye’de şok etkisi yarattı. Ünüversite gençliği; “Kıbrıs Türk’tür Türk kalacaktır” sloganıyla protestolara başladı.
İnönü; tarihi kişiliğine yakışır şekilde yanıt yanıtladı: “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini alır” diyerek yazdı. Sonra da, ilişkileri realize edeceği umuduyla, davete uyarak Amerika’ya gitti. Ancak Başbakan olarak gittiği yerden güven oyuyla düşerek sade bir yurttaş olarak döndü!
Türkiye daha dün kurulmuş bir devletin sömürgesi değildi. Amerika, karşılıklı saygı duyulan bir müttefikten öte olamazdı.
Johnson mektubu, Türkiye’nin ABD’ye olan güveninde büyük kırılmaya neden oldu. Bugüne değin de yükselme trendi gösterdi.

TARİH TEKERRÜR EDİYOR

ABD Başkanlarından haddini bilmeyen, sıradan olanları olmuştur hep. Kuşkusuz böylelerin sonuncusu, Donald Trump olmalıdır.
Türkiye’nin “Barış Pınarı Harekatı” nedeniyle Johnson’a özenerek Türkiye Cumhurbaşkanına yönelik bir çok aşağılayıcı tveet’lerden sonra Ekim’in ilk haftasında da bir tehdit mektubu yolladı.
Aslında haksız da sayılmazdı kendisinde bu cüreti görmekte. Çünkü Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan’ı BOP Eşbaşkanı olarak görüyor olmalıydı. Zaten Erdoğan da dijital ortamda yapılan onca hakaret karşısında hep suskun kalmıştı. AKP trollerinden bile ses çıkmamıştı.
Türk Ulusu, Trump’ın tehdit mektubunu ABD medyasından öğrendi. AKP Genel Başkanlığını Cumhurbaşkanlığı ile eş gören Erdoğan’ın; bir haftadan fazla zaman gizlediği mektup ortaya çıktı.
Türkiye’yi ve kendisini aşağılayan küstah Trump’a cevap verme yerine, terörist üzerine giden “Barış Pınarı Harekatı” arkasında tek yürek olmuş Türk halkını, oy kaybı trendi içindeki partisine katılmaya çağrısında bulundu !
AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı yerine Sözcü Gazetesi “Miillet adına” açık mektupla Trump’a hak ettiği cevabı verdi.
Trump, “ABD’nin kara gücü” dediği Suriye’nin kuzeyine yerleştirdiği Terör Örgütü’nü korumak için, “stratejik ortağı” tehdit ediyor mektupla. Ve Türkiye Cumhurbaşkanına; “aptallık etme, akılsızlık etme, sana tanıdığım sınırları aşma” diyebiliyordu!
1964 yineleniyordu adeta!

BARIŞ PINARI HAREKATI İÇİN İZİN Mİ ALINMIŞTI

Cumhurbaşkanı Erdoğan, yaklaşık 9 ay boyunca “geldik, geliyoruz” diye esip gürleyerek Fırat’ın doğusuna operasyon yapma isteğini açıklayıp durdu. PYD’in yerleşmiş olduğu ve Suriye toprağının 1\3 kadarı olan Fırat’ın doğusunda, ABD’nin de 21 üssü olduğu biliniyordu. Ayrıca ABD’nin yüzlerce tır dolusu silah ve mühimatı taşıyıp PYD’ye teslim ettiğini bizzat Recep T. Erdoğan defalarca açıklamıştı.
TBMM “sınır ötesine hareket” için izin veren tezkere kabul etti. ABD de de güdümündeki teröristlerin Türkiye sınırından güneye çekilmesi çağrısı yaptı. Bu gösterdi ki, Amerika Kuzey Irak’tan Akdeniz’e uzanan bir koridor yaratma stratejisini farklı şekilde hayata geçire siyaseti güdüyor.
Bir zamanlar T. Özal’ın “bir koyup üç alacağız” diye angaje olduğu “Çekiç Güç” ve “Yasaklı Bölge” gibi bir oluşum; Türkiye’nin “Güvenli Bölge” talebi halini almış. Kuzey Irak, karargahı Türkiye’de olan Çekiç Güç ile nasıl Irak parçalandıysa; Suriye’nin toprak bütünlüğünden yana olduğunu söyleyenler bu kez de uyguladıkları siyasetle Suriye’nin parçalanmasını gerçekleştiriyorlar.
ABD, eğitip teçhiz ederek ünüformalı bir ordu haline getirdiği PYD|YPG-SDG (ÖSO) militanlarını, “sınırdan uzaklaştırma” gerekçesiyle 21 üssüne toplayacaktır. Önünü boş bulan TSK, Fırat’ın doğusunda 30 km derinlikli ve 360 km. uzunluklu bir “Güvenli Bölge” koridoru oluşturacak.
Bu bölge, ABD’nin amaçladığı “koridor” ile örtüşmektedir.
Bölge ilanihaye Türk Silahlı Kuvvetlerinin kontrolünde kalırsa; Adana Mutabakatlarına rağmen komşu topraklarını işgal etmiş olacaktır. Amerika da “Kara Gücünü” topladığı diğer alanda PYD Özerk Bölgesini ilan etme gerekçesi bulacaktır.
Eğer Türkiye, “güvenli Bölge” diye hakim olduğu alanı en kısa zamanda Suriye’nin meşru kuvvetlerine bir an önce teslim etmezse; emperyalist tuzaktan kendini kurtarmamış olacaktır.
Eğer Türkiye, Suriye’nin meşru hükümeti ile el ele vermezse; PYD\YPG’nin Fırat’ın doğusunda kalıcı olmasına hizmet etmiş olacak. Sınırı boyunca Irak’tan Akdeniz’e uzanacak “koridor” gerçekleşme sürecine istemeyerek katkı yapmış olacaktır.
Oysa Türkiye; Astana’da Rusya ve İran ile Suriye toprak bütünlüğünü taahhüt etmiştir. Bu nedenle Soçi’de alınan kararlar gereği ve Rusya’nın müsamahasında TSK, 24 Ağustos 2016’da Cerablus’a; sonra el-Bab ile Azez’e, önemli bir engelle karşılaşmadan –IŞİD’i temizlemek amacıyla, egemen oldu. 2018’de de PYD\YPG\PKK kontrolündeki Afrin’e egemen oldu.
Suriye güçleri karşısında zora düşen çeşitli terörist gruplar, TSK’nın denetlediği Fırat’ın batı bölgesine sığındı. Bir kısmı da Nusra’nın kontrolündeki İdil’e gitti.
Bu operasyonlar ile Türkiye, aslında “düşman” ilan ettiği Beşar Esat’a kaktkıda bulunmuştur. Ama garip bir tutumla ve Adana Mutabakatlarına rağmen Esat ile görüşmekten kaçınmaktadır!
Soçi’de alınan kararlara göre İdlib, “Nusra teröristlerinden temizlenerek diğer temizlenen bölgelerle Suriye’ye teslim edilecek. Rusya, İran ve Türkiye bir -Suriye Anayasası Komisyonu- kuracak. BM’in de katkılarıyla demokratik bir Anayasa hazırlanacak. Demokratik seçimler yapılacak, Suriye iç barışa kavuşacak ve demokratik ülkelerdeki yerini alacak” doğrultudaydı.
Bu yüzden Rusya, Türk Silahlı Kuvvetlerinin “sınır ötesi” hareketlerine örtülü destek verdi. Bu işbirliğinin, Fırat’ın doğusunun da YPG, IŞİD veya SDG teröristlerinden temizlenerek Suriye’ye teslim edilmesini gerektiriyordu.
Barış Pınarı Harekatı ile bu amacı gerçekleşeceği ihtimaline karşılık BOP patronu “dengesiz” Trump; BOP Eşbaşkanı Recep T. Erdoğan’a çıkışma gereği duymuştur!
Bu nedenle mi Türkiye Cumhurbaşkanı, kendisine ve devletine tehditler yönelten ABD Başkanı karşısında edilgen duruyor?
Keşke “Arap Baharı”ndan beri doğruları söylemekte ısrar eden Hüsnü Mahalli yanılmış olsaydı. Keşke AKP ve trolleri, H. Mahalli’yi kuşatıp zindana tıkama yerine sesine kulak verseydi. Keşke Adana Mutabakatları ile anlaştığı komşusuna el uzatabilseydi!…

ADANA MUTABAKATI NEDİR

Yıllardan beri bütün enerjisini “terör belası” uğruna harcayan Türkiye; anlaşmalarla kabul ettiği gerçeklerden ısrarla kaçınmıştır. Nitekim “terör” ile mücadele için, komşu Suriye ile resmi görüşmeler yapmış; çözüm konusunda olması gereken konularla ilgili anlaşma yapmıştı.
PKK lideri A. Öcalan, Suriye’ye terörist eylemler yöneltememesi için Şam’da deneti altında tutulduğu dönemde; Türkiye ile Suriye Adana’da birtakım görüşmeler yapmış; belli bir mutabakat sağlayarak ilke kararlar almıştı.
İlk “mutabakat”, Türkiye ile Suriye Arap Cumhuriyeti arasında, 1998’de gerçekleşti. İlk Adana Mutabakatı adıyla anılan anlaşma, iki komşu devletin topraklarından diğer devlet topraklarına terörist yöneliş ve geçişlere izin vermeyecekti. “ Türkiye Cumhuryeti Devleti ile Suriye Arap Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Terör ve Terör Örgütlerine Karşı Ortak İşbirliği” mutabakatı sağlandı (A. Öcalan’ın Şam’dan çıkarılma süreci bundan sonra başladı.)
İkinci mutabakat, 2011’de yapıldı. Aslında bu mutabakat, ilk mutabakatın güncellenmesi anlamındaydı. 23 maddeden oluşuyordu. Dışileri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile Suriye Dışişleri Bakan Yardımcısı Velid Muallim tarafından imzalandı. 9 Şubat 2011 tarihinde de yasa tasarısı olarak TBMM’e sunuldu. Tasarı, Başbakan Recep T. Erdoğan, Adalet Bakanı Sadullah engin, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, İçişleri Bakanı Beşir Atalay ve DIşişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu imzalarını taşıyordu. Ve yasalaştı.
Şimdi şu soru sorulmalıdır: Terör karşısında, üstelik aynı tehlikeye maruz komşu iki ülkeden hangisi bu mutabakat veya yasaya uymadı?
IŞİD’in ibade, iaşe ve teçhiz edilmiş olark topraklarından geçmesine hangi taraf izin verdi?
Suriye açısından PYD türünden olan ve Türkiye’nin FETÖ örgütü gibi olan ÖSO adlı başıbozukları eğitip teçhiz edilerek rejim kuvvetlerine saldırtan hangi taraftır?
Çeşitli terörist unsurları içinde barındırdığı varsayılan ÖSO’ya nasıl “Suriye Milli Ordusu denebiliir?
Peşmerge’yi uçakla Urfa’ya ve oradan alayı vala ile PYG’ye katılmaya gönderen kimdir?
Bunları yapan taraf, Adana Mutabakatı’na uygun davranmış olabilir miydi?
Kendi devletine isyan etmiş, başka bir devletin topraklarında organize edilip meşru kuvvetlerine saldıran bir oluşum (ÖSO) Türkiye Kurtuluş Savaşı’nı gerçekleştiren “Kuvayı Milliye” yurtseverliğine benzetilir mi, ne anlama gelecektir?
Bütün bunlar; Adana Mutabak’ından öte, Astana ve Soçi kararlarına uygun mudur?
“Stratejik dost” (!) ABD, insiyatifi Suriye’de başat durumdaki Rusya’ya kaptırmamak için “Suriye toprak bütünlüğüne saygı” söylem sahteliğiyle yeni bir senaryo mu yazmaktadır?
Bu sorulara verilecek samimi cevaplar; Türkiye’nin ABD ile Rusya arasında savrulmasının ve Trump gibi bir dengesizin hakaretlerine maruz kalmanın nedenlerinin anlaşılmasını sağlayacaktır.

ABD DERİN DEVLETİ VE BİTMEYEN SENERYOLAR

Soğuk Savaş döneminin sona ermesi ve Sovyet dünyasının reorganizasyon sorunları içine düştüğü süreçte ABD; kendisinin “dünyanın efendisi” konumunda tutacak bir strateji geliştirdi. Gerilim ipinin karşı ucunu bağlayacağı Terör Dubası var etti. Ortadoğu’ya gelmek için gerekçeler yarattı.
Demokrasiye kavuşturmak için Irak’ı göz yaşaları içinde parçalanmaya sürüklemişti. Terör bahanesiyle arap Baharı gerçekleştirmişti. Şimdi de Suriye; viran edilerek demokrasiye kavuşturacaktı. Yemeni yerle bir eden Suud krallığını görmeden Suriye’yi seçimle göreve gelmiş Devlet Başkanından kurtaracak!
2001’de ABD Başkanı Bush; yardımcısı Dick Cheney, Savunma Bakanı kardeşi CİA Başkanı olan Donald Rumsfeld idi. Nato Başkomutanı da Orgeneral Welsey Clarck’dır.
ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik planları, W. Clarck’ın bir ifadesinden anlıyoruz: “Pentagon Belgesini gördüm” demişti. Devamla;
Cheney, 2007 yılında San Fransisco’da yaptığı konuşmada; “Rumsfeld’in politika darbesi yaptı. Savunma Bakanı, Rumsfeld’in kaleminden çıkan Pentagon Belgesini, Arap Baharı’nden on yıl önce bana gösterdi” açıklaması yaptı.
Ekim 2001 tarihli olan bu belgede; “beş yıl içinde yedi ülkenin hükümetine saldırıp yok edeceğiz. Irak’tan başlayarak Suriye, Lübnan, Libya, Somali, Sudan ve İran ile devam edeceğiz” deniyordu!
Dünya, 11 Eylül 2001’de Bush Doktrini ile tanıştı: İkiz Kuleler vurulmuştu. Başkan Bush, 21Mart 2001 günü, ABD Kara Kuvvetlerine subay yetiştiren Birleşik Devletler Askeri Akademi’de şunları söyledi: “Tarih bizi göreve çağırıyor. Biz dünyayı daha özgür yapmak için fırsat kaçırmayacağız (…) Amerika pazarlığa tabi olmayan ahlaki yükümlülüklerin yönlendirdiği ilahi bir ulustur.”
Ardından da, doktrinin “ön alıcı vuruş-önleyici savaş” olarak açıkladı. Sonra, 2002 yılında 49 sayfalık “Amerika Ulusal strateji Belgesi” düzenlendi. Bu belgede; “…kitle imha silahlarıyla düzenlenecek bir saldırı sonuçlarının son derece yıkıcı olması ihtimali varken; oturup büyük tehlikelerin gerçekleşmesini göze alamayız…” cümleleriyle “ön alıcı vuruş” önemi anlatılıyordu.
Belge ve itiraflar, ABD Başkanlarının Ortadoğu’ya bitmez tükenmez ihtirasını gösterme bakımından önemlidir.
“Dengesiz” ve “edepsiz” olarak nitelenir olsa da Başkan D. Trump, itiraflarıyla karanlıkta kalmış gerçeklerin ortaya çıkmasına hizmet ediyor.
Örneğin Trump; “Obama döneminde olduğu gibi Türkiye’nin ölümcül düşmanı olan PKK ile ortaklık yapacağımız zaman, bu son derece zor bir durum olur” sözleri; ABD Başkanları değişse de devlet politikasının aynen devam ettiğini gösteriyor.
Keza; Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan’a yönelttiği tweetler ile gönderdiği mektuptaki ifadelerle de Amerika derin devletinin değişmez ihtiraslarını itiraf ediyor gibidir.
Kendisini övmeye çalışırken bazı sırları ağzından kaçırıyor.
Bir başka itirafla; “… Ortadoğu’ya girmek, verilen en kötü karardı. Kitle imha silahları var denilerek ispat edilmeyen yalanlarla bölgeye girdik. Böyle bir şey hiç olmamıştı” özeleştiri yapmış oldu.

Bu durumda kabahat ABD Başkanlarında mıdır, yoksa bir türlü aymak bilmeyen bizimkilerde midir sorusu akla geliyor!

Amerika’nın PKK’ya destek verdiği dönemde Ergenekon, Balyoz ve diğer “kumpas” davaları ve PKK’lıların gizli tanık gösterilmeleriyle Laik Cumhuriyetçi Atatürk ordusu, çökertilmeye çalışıldı. O kadar ki, Genelkurmay Başkanı bile terör örgütü, yöneticisi olarak Silivri zindanına tıkıldı.

O Genelkurmay Başkanı olan Orgeneral İlker Başbuğ; 15 Şubat 2009’da gazeteci Aytunç Erkin’e verdiği röportajda aynen şöyle demişti: “… Dağlıca’nın sadece PKK tarafından planlanıp organize edildiğini düşünmüyorum. ABD’nin desteği olduğunu düşünüyorum (…) Dağlıca olayından altı gün önce, 15 Ekim 2007’de ABD Dışişleri Bakan Danışmanı David L. Philips; “PKK’nın silahlandırılması için bir rapor hazırladı. TSK hedef alındı.12 Haziran 2007’de de düğmeye basıldı…”

HAREKATTAN AKP’YE PAY ÇIKARAN ERDOĞAN ‘A KARŞI NE DEDİLER

Barış Pınarı Harekatı nedeniyle ABD Başkanı Trump’un hakaret dolu tavrı karşısında edilgen kalan AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tavrı için değişik değerlendirmeler yapıldı.

Bunlardan biri, Erdoğan’ın “Bay Kemal” diye küçümsediği CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu değerlendirmesidir. 11 Ekim 2019’da Sözcü’ye yaptığı değerlendirme şöyledir:

“Türkiye’nin teröre karşı önlem alması een doğal hakkıdır. Başlayan Barış Pınarı Harekatından dolayı Türkiye’nin zarar görmemesi önemlidir. İktidar, harekatın başladığını bildirme dışında başka bir bilgi bizimle paylaşmadı.

Suriye’de insanlık dramı, terör ve çarpışmalar var. Meşru, garimeşru güçler var (…) Türkiye’nin bize yönelebilecek terör eylemlerine karşı tavır alması, en doğal haktır. Uluslar arası hukuk da bunu bunu gerektiriyor.

Eğer Türkiye ile Suriye yönetimi bir araya gelirse;Türkiye’deki terör eylemlerinin sonlandırılmasında önemli bir adım atılmış olur. Çünkü Türkiye de, Suriye de aynı terör örgütlerine karşıdır.

IŞİD ile mücadele neden yalnız bırakılıyor? Önce suriye mücadele etsin. Hiçbir askerimizin burnu kanamasın, ayağına taş değmesin isterim…”

CHP eski Genel Başkanlarından Deniz Baykal da, Saygı Öztürk’e bir değerlendirme yaptı:
“Askerimizin harekatı belli nokta hedeflere göre eplanlaması çok isabetli olmuş. Askerlerimizin Allah yardımcısı olsun.
İnşallah kayıp vermeden dönerler. Harekatta sivil kayıpların olmaması da önemli. İnşallah bundan sonra da öyle devam eder.

Bir defa siyaset ve diplomasi başarısız kalınca, iş askere düşüyor. Bunun bedelini de millet ödüyor! Ama yeni bir durum var: Dost ve müttefik ülkenin siyasi başarısızlığının bedelini biz ödüyoruz. Bundan sonrası için harekatı yüzümüzünakıyla tamamlamamız, bunun için de sivil ölümlere karşı harekatı dikkatli sürdürmemiz gerekiyor.”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

12,425BeğenenlerBeğen
6,982TakipçilerTakip Et
0AbonelerAbone

SON HABERLER

‘Ya kanalım kapanırsa’ hazırlığı mı yapıyor: Perinçek A haber’de

AKP destekçisi Doğu Perinçek’in A Haber’de canlı yayına çıkacağı duyuruldu...

‘Eşofman giyen kızlar çıplaktır’ diyecek kadar sapkındı ama öğretmenliğe geri dönüyor!

Konya Bölge İdare Mahkemesi, beden eğitim dersinde eşofman giyen öğrenciler için 'çıplaklık' algısı yaratmaya çalışan ve Atatürk'e hakaret eden paylaşımlarda bulunan sözde öğretmen Ercan Harmancı'nın...

Atatürk’e ‘soyu belirsiz’ diyen Akit için hesap vakti

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e hakaretten yargılanan Akit yazarı canlı yayında olduğu için duruşmaya katılmadı.

Hürriyet’in son ombudsmanı yorumladı: Gazete değil, artık bir ceset…

Hürriyet gazetesinden çıkarılanlar arasında yer alan gazeteci Banu Tuna, gazetenin Demirören grubuna satılmasından sonra gazetecilerin enerji politikaları ve ekonomi ile ilgili haberlerde "dikkatli olmak zorunda...

10 Kasım’a ‘bayram’ demişlerdi, töreni de zamanında yapamadılar: Soruşturma açıldı

Çanakkale Bayramiç'te, 10 Kasım'daki Atatürk'ü anma töreninin vaktinden 5 dakika önce başlatılmasıyla ilgili kaymakamlık soruşturmasında, görevli öğretmenler H.A. ve D.A. açığa alındı...