Geçtiğimiz hafta Macaristan’daki seçimlerde Başbakan Viktor Orban’ın partisi %50’ye yakın bir oy aldı ve bir kez daha ezici bir çoğunlukla iktidarda kalmayı başardı. Seçim sonuçlarının açıklanmasının ardından Orban yaptığı açıklamada ülkesini gelecekte ‘koruyacağını’ söyledi. Seçim kampanyalarında da gözlemlendiği üzere başlıca karşı durduğu ve siyasetini konumlandırdığı meseleler Brüksel’in merkeziyetçi ve katı denebilecek politikaları, mülteci meselesi, George Soros ve bir takım düşman olarak algılanan çevreler.

Avrupa Birliği, Orban’ı gücünü merkezileştirdiği, yani otoriterleştiği ve demokratik kontrol mekanizmalarını aşındırdığı için bir süredir ciddi anlamda eleştirmekteydi. Orban’a yöneltilen suçlamalardan biri hükümette olduğu dönemde yolsuzlukların arttığı yönünde. Brüksel’in bu görüşü kimi diğer Doğu Avrupa Birliği’ndeki durumlarla da örtüşmekte. Ülkede demokratik toplumun olmazsa olmazı kabul edilen başlıca etkenlere; bağımsız mahkemelere, yargıya ve NGO’lara darbe vurduğu iddia edilmekte. Dolayısıyla Orban meselesinde Brüksel için asıl problem, ülkenin kurumlarının bağımsız olarak işleyip işlememesi. Yani Brüksel Orban’ın partisinin bu kurumlara doğrudan sirayet ederek bu kurumları kontrol etme çabasında olduğu düşünülmekte.

Orban’ın partisi sabit vergiyi uygulamaya koydu. Bazı çevreler bu politikanın yüksek gelirli vatandaştan oy almada etkili olduğunu düşünmekte. Öte yandan kabul etmek gerekir ki her zaman olduğu gibi, son dönemlerdeki AB ekonomisinde gözlenen büyümeden Macaristan da faydalanmakta. Bu yüzden bir koşula bağlı olmadan da ekonomik bağımlılığın olduğu söylenebilir. Ancak bununla birlikte Macaristan son dönemde AB’nin diğer ülkelerine kıyasla oldukça hızlı büyüme gösterdi. Bu durum, Brüksel ve Orban’ın Fidesz Partisi arasında derin anlaşmazlıkların olduğu göz önüne alındığında, siyasi çekişmelerde Macar hükümetinin elini güçlendirmekte.

Orban’ın kimi otokratik ülkeleri de rol model olarak almakta olduğu bir sır değil. Öte yandan bir zamanlar liberal demokrasilerin küresel anlamda rekabetçi kalamayacağını iddia etmişti. Dolayısıyla ekonomik gelişmeler dikkate alınsın veya alınmasın, Macaristan’daki statükonun Brüksel’deki AB bürokratlarının tercih edeceği bir hal almasını beklemek oldukça naif.

Polonya hükümeti de rule of law’u undermine etmekten dolayı soruşturma altında. Slovakya ve malta’da gazeteciler öldürüldü ve bunların failleri bulunamadı. Çek cumhuriyeti de oligarşik bir yapıya bürünmekte; milyarder iş adamı başbakanı Babis yolsuzluk kapsamında soruşturma altında. Bulgaristanda organize suçlar ciddi bir problem, romanyada ise yolsuzluk oldukça yaygın ve son zamanlarda brükselin başını ağrıtmaya devam etmekte.

Ispanya meselesi dikkate alınınca, seçilmiş ve şiddet kullanmamış olan siyasetçilerin hapis yattığı bir durumda orban’ın politikalarını eleştirmek bir nebze absürd. Öte yandan italya’da hükümette yer almaya hazırlanan lega nord’un lideri salvini’nin orban ve putin hayranı olması da tesadüf değil.

Ab içinde demokrasi karşıtı, veyahut ab nin kendinin bile şüphe etmeye başladığı ‘değerlere’ doğrudan cephe almış, bu değerleri tam olarak benimsememiş bir blok oluştuğunu söylemek hiç yanlış olmaz. Bu ülkelerin sorunları benzerleştikçe ve brükselin politikaları çözüm üretemedikçe bu ülkeler birbirlerini brükselin karşı politikalarına karşı destekleyeceklerdir.

Batının biz en iyisini biliriz anlayışına karşı avrupa nın kendi içinde ciddi bir karşı duruş söz konusu. Bu anlamda avrupa nın doğu bloku da bu liberal görüşü bir tür totaliteryen yaklaşım olarak nitelemekte. Ancak bu liberal fikirlerde ileri gidildiğini yalnızca doğu avrupa bloku ve dünyanın büyük bir kısmı değil, batı avrupa nın şehirlerinin dışında da mevcut olduğu populist partilerin yükselişinden görülebilir.

Asıl sorun liberal görüşün küresel bir siyasi kültür yaratma girişiminin artık çöküp çökmediği. Endişe verici prospect de kültür çatışmasının bütün dünyanın gündeminin ortasına oturması ve de avrupanın bu popülist yapılarının birleşmesi olacaktır, ki orban’ın zaferini avrupa genelindeki bir çok popülist lider destekledi.

Avrupa birliği hükümetleri macron un öncülğünde ucuz göçmen işçi çalıştırma konusunda fikir birliğine vardı ve kuralların daha katı olmasına karar verdi. Avrupa nın görece fakir ülkelerinden gelen işçilerin gelişmiş ekonomilerinde daha ücretlere çalışması bu ülkelerde bazı huzursuzluklar yaratmakaydı. Hatta bir çokları popülist partilerin yükselişinde işgücü piyasasındaki bu tür aşınmlaarın sebep olduğu düşünmekte.

Yeni Alman İçişleri bakanının islamın almanyaya ait olmadığı açıklaması da büyük bir tsrtışma yarattı.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner72

banner78