'Kültür endüstrisi sistemin arzuladığı bireyi yaratıyor'

Dr. Hasan Gürkan: “Kültür ürünlerinin standartlaşması, kültürün kendine has olan yapısını bozmakta, kültürün içini boşaltmakta ve eleştirel düşünme pratiklerini yok etmektedir”

İstanbul Arel Üniversitesi sinema ve televizyon bölümü öğretim üyesi Dr. Hasan Gürkan hayatın içinden röportaj serimize ‘Karşı Sinema’ adlı kitabıyla konuk oldu.

Karşı sinemanın tarihsel gelişimini ve sinemanın geleceğini değerlendirdiğimiz röportajda toplumsal okurları belki de hiç bilmedikleri bir tür hakkında bilgi edinecekler. Sinemanın ideolojik ve politik yönü, kültür ürünlerinin yaratılan yeni bireyler üzerindeki etkisi de dâhil olmak üzere sinemaya dair merak edilen tüm soruları Dr. Hasan Gürkan’a yönlendirmeye çalıştım.

Sinemada dahil kültür ürünlerinin bireylerin eleştirel düşünme yeteneğine dikkat çeken Gürkan, alternatif yapıların bu sebeple giderek daha fazla önem kazandığının altını çizdi.

Karşı sinemanın ne olduğunu ve bu türün öncülerini kısaca bize anlatır mısınız?

Bazı film kuramcıları, karşı sinemanın feminist filmler ile başladığını belirtir. Feminist film kuramcısı Claire Johnston, kadın sinemasının karşı sinema olarak kurgulanabileceğini belirtir. Johnston’a göre, kadın film yapımcıları, alternatif formları ve deneysel teknikleri sahneye uyarlanabileceğini, kurgulanabileceğini belirtir. Karşı sinema filmleri film kuramcısı Peter Wollen’a göre, sermayesinin bağımsız olduğu veya bir stüdyo tarafından üretilmeyen filmlerdir. Peter Wollen’in Godard ve Karşı Sinema: Doğu Rüzgârı adlı makalesi ile 1979 yılında Claire Johnston’un kaleme aldığı Karşı Sinema Olarak Kadın Sineması başlıklı makalesi, karşı sinemanın çıkışı olarak kabul edilen ilk çalışmalardır. Johnston makalesinde, feminist sinemanın karşı sinema olabileceğini ve aynı zamanda üretim ve içerik anlamında Hollywood filmlerine alternatif bir dil olabileceğini belirtmektedir. Laura Mulvey ise 1975 yılında kaleme aldığı Görsel Haz ve Anlatı Sineması adlı makalesinde Hollywood sinemasının erkek bakışına hizmet ettiğini belirtir. Mulvey, anaakım sinemasında erkek karakterin anlatının tam ortasında konumlandırıldığını ve kadının erotik bir haz nesnesi olarak sunulduğunu ve izleyicinin de buna hazırlandığını belirtmiştir. Karşı sinemanın düzenli bir öyküyü takip etmediğini, stereotip karakterlere sahip olduğunu söylemek mümkündür. Karşı sinema, öncelikle anaakım sinemaya karşı mücadele eden sinemadır.

Sinemanın doğuşuna baktığımızda politik zorunlulukların ön plana çıktığını görüyoruz. Hal böyleyken sinemanın gerçek anlamda bir sanat olduğunu düşünüyor musunuz?

Sinema filmlerini, içerisinde üretildikleri toplumdan bağımsız değerlendirmek şüphesiz imkânsız. Toplum ile sinema filmleri arasında karşılıklı bir etkileşim olduğu yadsınamaz bir gerçek; bu nedenle her bir filmin politik bir takım kaygılar ile üretildiğini söylemek mümkün. Sinema tarihinde Üçüncü Sinema, İtalyan Yeni Gerçekçiliği gibi bir takım sinema hareketleri söz konusu bu politik kaygıları daha fazla ön plana çıkarırken, ana akım sinemanın ise dolaylı bir şekilde politik mesaj taşıdığını söyleyebiliriz.

“TÜM FİLMLERİN POLİTİK OLDUĞUNU SÖYLEYEBİLİRİZ”

Bu noktada Mike Wayne’nin dediği gibi, tüm filmlerin politik olduğunu söyleyebiliriz. Bununla birlikte, sinema ile ilgili yıllardır süregelen bir tartışma konusu var: Sinema bir sanat mı, yoksa popüler bir kitle iletişim aracı mı? Aslında sinema her iki soruyu da kapsamına alıyor. Sinema, kültür endüstrisinin ve popüler kültürün ciddi bir parçası, diğer taraftan da yedinci sanat. Sinematografik ögeler ve bunların eşsiz kullanımı, sinemanın sanat olmasını beraberinde getiriyor. Tarihe bakıldığında, Sovyet sinemacılar ve onların sinema filmlerinde kullandıkları montaj (kurgu) teknikleri, ebedi sanatlardan farksızdır. Bununla birlikte sinema filmlerinde, gerçeklik tartışmaları da sinemanın uçsuz bucaksız bir alan olduğunu ortaya çıkarır. Ancak bu noktada, belki de, sinemayı sanat olarak görürken geleneksel anlamda “sanat” terimi ile açıklamak pek doğru olmayabilir. Geleneksel sanatlar ile sinemanın fiziksel gerçekliği algılayışları farklıdır ve sinema sanatların bir karışımıdır.

Sadece sinema değil tüm kitle iletişim araçlarını değerlendirdiğimizde ‘ideoloji’ önemli bir sorun. Bu araçların sahiplik yapısını dikkate alırsak, böylesi bir yapı içerisinde sizce ‘kapitalist ideolojinin’ karşısında alternatif bir dil nasıl oluşturulabilir?

Kitle iletişim araçlarının ekonomi-politiği, oluşturulan ve kullanılan mesajların ana akım ve alternatif olmalarını belirleyen önemli bir etken. Bir kitle iletişim aracı olarak sinema filmleri de, bu sahiplik düzeninden payını düşeni alıyor tabii. Ancak, ana akım içerisinde üretilen filmlere olay örgüsü, karakterler, içerik ve anlatı olarak tamamen farklı içerikler de üretmek imkânsız değil. Gazete, dergi, televizyon gibi geleneksel iletişim araçlarındaki ekonomik koşullar, sinema filmlerinde de geçerli, fakat buna rağmen yine de alternatif bir dil oluşturmak imkânsız değil.

“BU SİNEMA MÜCADELE SİNEMASIDIR”

Yine sinema tarihine baktığımızda, örneğin, ilk olarak Güney Amerika’da, Arjantin’de film kuramcıları ve yapımcıları olan Solanas ve Gettino’nun 1968 yılında bir manifestoyla açıkladıkları ve Üçüncü Sinema olarak adlandırdıkları alternatif sinema hedefleri, tam da ideoloji ve sahiplik ikileminde hâkim olan söylemin alternatifinin nasıl ve ne şekilde üretildiğine iyi bir örnektir. Bu sinema mücadele sinemasıdır. Bu sinemayı büyük oranda Latin Amerika sineması kaplasa da; Afrika, Afgan, Filistin, İran sinemaları da bu yelpazenin içinde yer almaktadır. Tabii ki böyle bir sinema hareketini oluşturmak, üretmek, üzerine düşünmek ve dağıtımını gerçekleştirmek kolay olmuyor; ancak imkânsız da değil. Bununla birlikte örneğin Danimarkalı yönetmenler Thomas Vinterberg ve Lars Von Trier’in 1995 yılında bir manifesto ile duyurdukları Dogma 95 hareketi de, yine ana akımın karşısında alternatif bir söylem oluşturması anlamında önemli bir yerde durmaktadır.

Adorno, kültür endüstrisinin araçsal akla sahip bireyler yarattığını söylüyor. Televizyonu, internet üzerinden yayınlanan dizileri ve sinemanın etkisini birlikte değerlendirecek olursak, gerçekten de dünya genelinde bireylerin eleştirel yetilerini giderek daha fazla yitirdiklerini söyleyebilir miyiz?

Ne yazık ki evet. Dünya nüfusunun giderek arttığı günümüzde, insanların büyük bir çoğunluğu eleştirel düşünceden ve empati kurmaktan oldukça uzakta bir yerlerde yaşamlarını sürdürüyorlar. Eleştirel düşünme; aklıselim ve bilimsel kanıtlarla uyuşan, net hükümlere varmak için somut veya soyut konular üzerinde düşünme süreçlerini içerir. Bu yönüyle, eleştirel düşüncenin yaratıcı düşünmeyi tamamladığını söyleyebiliriz.

“MEDYADA GÖRDÜKLERİ HEMEN HER ŞEYİ DÜŞÜNMEDEN KABUL ETME VE İÇSELLEŞTİRME EĞİLİMİ İÇERİSİNDELER”

Ancak günümüzde geleneksel ve yeni iletişim araçlarının etkileri ile insanlar, büyük bir yalnızlık ve yabancılaşmanın içerisinde. Medyada gördükleri hemen her şeyi düşünmeden kabul etme ve içselleştirme eğilimi içerisindeler. Tüketim, bireysellik, kimlik tanımlamaları ve benzeri her şey sistem tarafından belirlenmekte ve kültür endüstrisi aracılığı ile bireylere empoze edilmektedir. Ancak paradoksal bir şekilde, kültürel ürünlerin standartlaşma süreci her bir ürüne bireysellik ve biriciklik özelliği yüklenmesiyle eşzamanlı olarak gerçekleşmektedir. Bu biriciklik vurgusu sayesinde, aslında ürünlerin birbirinin kopyası ve tekrarı olduğu gerçeği gözden saklanmaktadır. Bu sayede her bir ürün, sanki diğerlerinden farklı ve yeniymiş gibi sunulmaktadır. Sonuçta, kültür ürünleri ne kadar standartlaşırsa, o kadar bireyselleşmiş gibi gözükmektedir. Kültür ürünlerinin standartlaşması, sizin de sorunuzda belirttiğiniz Frankfurt Okulu düşünürlerine göre, kültürün kendine has olan yapısını bozmakta, kültürün içini boşaltmakta ve eleştirel düşünme pratiklerini yok etmektedir. Bu sayede bireylerin sisteme rahat bir şekilde uyumlanması da sağlanmaktadır. Sorun çıkarmadan sisteme dâhil olan birey, tam olarak sistemin arzuladığı konuma gelmiş bulunur.

Karşı sinema filmleri ticari midir? Karşı sinema filmlerinin yönetmenleri için ideoloji ticari kaygıdan daha ön planda mıdır?

Olması gereken karşı sinema filmlerinin ticari kaygı taşımamasıdır. Yüksek bütçeli, ticari, eğlendiren ve bol efektli filmler, tür filmleri, yıldız sisteminin kullanılması, anlatısının klasik anlatıyı benimsemesi, özdeşleşme gibi kriterler Hollywood’u endüstri yapan başlıca özelliklerdir. Bu özellikler tamamıyla ticari kaygılardan ötürü kullanılan özelliklerdir. Karşı sinema ise bunu yok sayar ve yok eder. Yönetmenler için ise ideoloji ya da anlatılmak istenen ön plandadır, öyle de olmalıdır. Örneğin bir üçüncü sinema filmi olan Kızgın Fırınlar Saati filminin asıl derdi o dönemde Güney Amerika’da yaşanan sorunları dile getirmektir. Bu nedenle ticari bir kaygıdan bahsetmek yersiz olacaktır. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, karşı sinema özelliği taşımayan filmlerin de bir ideoloji kaygısı vardır. Örneğin bir devam filmi olan ve yüksek bütçe ile çekilmiş ve ardından yüksek gişe hasılatı getiren Testere film serisi dahi dönemin Amerikan Başkanı George Bush hükümeti ve yönetimine dair bir takım durumları anlatmaktadır.

Türk sinemasında karşı sinemanın rolü nedir? Eğer var ise bunu örneklerle somutlaştırabilir misiniz?

Eğer Peter Wollen’ın karşı sinema kuramına göre bu soruyu yanıtlayacaksak eğer, tam anlamıyla Wollen’in karşı sinemasını benimsemiş bir Türk filmi yoktur. Ancak feminist sinema ya da üçüncü sinema gibi film hareketlerini karşı sinema olarak kabul edersek bunlara örnek filmlerin olduğunu görürüz. Örneğin Yılmaz Güney filmleri sahip olduğu alternatif söylem ve toplumsal gerçeklikleri nedeni ile ya da Atıf Yılmaz’ın filmleri kadını özne olarak konumlaması ve kadının toplumsal ve özel alanda yaşadığı dilemmaları yansıtması açısından örnek olarak verilebilir.

Unutamadığınız filmleri sizden sıralamanızı istesem ilk beş sırada hangileri yer alırdı?

Aslında sinema tarihinde sayısız film oluşturmak mümkün tabii. John Waters’ın Pembe Filamingolar filmi ilk aklıma gelen film. Film; iyi ve kötü değerlerini sorgulatma anlamında önemli bir yerde duruyor. Bu açıdan kesinlikle izlenmesi gerekiyor. İkinci film yine John Waters’ın Kadınlık Belası filmi. Divine bu filmde, hem erkek hem de kadın bedeni içinde hayat bulur. Bu da yetmezmiş gibi birbirleriyle de karşılaşırlar. Cinsiyet meselesine bakışlar atan film, aynı zamanda cinsiyetin ne kadar performatif olduğuna da bakışlar atar. Bir diğer film Atıf Yılmaz’ın Ahh Belinda filmi. 1980’lerin Türkiye’sinde kadın olmak gerçeğini Serap ve Naciye karakterleri üzerinden veren film; dönemin feminist hareketlerinden de beslenerek Müjde Ar’ı iki ayrı evrene bölerek aslında her kadının bir nevi Naciye olduğuna dikkat çeker; film, bu anlamda kesinlikle izlenmesi gerekiyor diye düşünüyorum. Bir diğer aklıma gelen film, David Lynch’in Mavi Kadife filmi. Film; postmodern ve kara film özelliklerini barındırması anlamında, dönemin koşullarında çok çarpıcı. Bir başka film ise, Stanley Kubrick’in yönettiği Cinnet filmi. “Single point perspective” tekniğiyle çekilen film, uzun koridorlarda bisiklet ve çocuk birlikteliğinde ve labirentteki uzun sahnelerde gerilimi oluşturan ögelerden biridir bu çekim tekniği. Ayrıca aklını yitirme meselesi ile ilgili de çok ince mesajlar barındırır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.